Hot Milk: Travmalar ve Toksik Bağlar
Deborah Levy’nin 2016 yılında yayımlanmasından itibaren oldukça ilgi gören aynı isimli romanı Hot Milk’ten uyarlanan filmin yönetmenliğini Rebecca Lenkiewicz üstleniyor. Alışılmadık bir anne-kız hikâyesi sunan Hot Milk, izleyicileri ve eleştirmenleri ikiye bölmüş durumda. 5,6’lık IMDb puanına bakarak genel bakışın olumsuz olduğunu söyleyebiliriz belki. Kimileri filmi entelektüel açıdan başarılı bulsa da çoğunluğun yorumu filmin tutarsız ve yüzeysel olduğu yönünde.
Film, Sophia’nın (Emma Mackey) ve yıllardır tekerlekli sandalyeye bağlı olan annesi Rose’un (Fiona Shaw) bu hastalığa şifa bulmak için İspanya kıyılarında yer alan Almería şehrine gelmeleriyle başlıyor. Burada alışılmadık tedavi yöntemleri uygulayan Doktor Gomez (Vincent Perez) sayesinde Rose’un bir iyileşme yolculuğuna gireceğini düşünüyoruz. Fakat tüm bu yolculuk, fiziki bir iyileşme olmaktan çıkıp anne-kızın yıllardır süregelen ve gizlice kaynamakta olan bastırılmış hislerinin açığa çıktığı ama hiçbir zaman da tam anlamıyla bir katarsis yaşanmayan durumlarla bizi baş başa bırakıyor. Böylece izleyici olarak film boyunca hep “eksik bir şeyler var” hissiyle baş başa kalıyoruz.
Hot Milk: Travmalar ve Toksik Bağlar
Sophia henüz 4 yaşındayken babası evi terk ediyor ve böylece Sophia, yıllardır yürüyemeyen annesine bağlı kalıyor. Daha ilk sahnelerde anne ve kız arasında karşılıklı birikmiş bir öfke olduğunu anlıyoruz. Fiona Shaw’ın büyük bir ustalıkla canlandırdığı anne Rose, kızının özgürlüğünü kısıtlamakla kalmıyor, ayrıca onu da yıllardır kendi mutsuzluğuna hapsetmiş durumda. Tüm bu travmaların ve sıkışmışlıkların tam ortasında Sophia, atıyla özgürce sahilde dolaşan Ingrid (Vicky Krieps) ile karşılaşınca ona âşık oluyor. Sophia, uzun süredir bastırdığı cinselliğini ve yaşayamadığı özgürlüğünü Ingrid yoluyla yaşayacağını düşünüyor. Üstelik tam da özgürlüğü besleyen alanlarıyla İspanya kıyılarında.
Filmde mekân ve duygular arasında bir çatışma yaratılıyor. Temiz, ferah bir deniz kıyısında özgürlüğü hissetmek yerine daha çok sıkışmışlık ve ağır bir depresiflik içinde buluyorsunuz kendinizi. Sophia’nın ferahlamak ve iyi hissetmek için girdiği sularda sürekli denizanaları tarafından sokulması da bu sebeple olsa gerek. Annesinin yarattığı travmalardan ve rahatsız edici durumlardan bir türlü sıyrılamayan Sophia, aynı ferahlamak için girdiği suyun içinde olduğu gibi sürekli bir deniz “anası” tarafından sokuluyor ve mutluluğu yarım kalıyor. Ingrid ile olan ilişkisi de Ingrid’in açığa çıkan geçmiş aile travmalarıyla toksik bir hâl alıyor.
Hot Milk: Travmalar ve Toksik Bağlar
Bu noktada annesinin iyileşme tesisinde tedavi sürecinin devam ettiğini hatırlatmak istiyorum. Bu şifa yolculuğu sadece Rose için değil Sophia için de umut vadediyor. Rose fiziksel olarak iyileşmeye çalışırken Sophia da yıllardır zarar görmüş ve işlevini kaybetmeye yakın olan hislerini Ingrid ile iyileştirmeye çalışıyor. Ne yazık ki bu tam bir iyileşmeye dönüşemiyor. Her gece rüyalarında gördüğü gibi gittikçe tekerlekli sandalye ile kendisi de dibe batıyor. Ingrid’in yaşadığı açık ilişkilerin Sophia’yı rahatsız etmesi, annesiyle olan sıkıntılı ilişkisinde de öfke patlamaları yaşamasına sebep oluyor.
Böylece rahatlatması ve huzur vermesi gereken anne sütü metaforunu da görmüş oluyoruz. Bu süt öylesine kaynamış ki artık rahatsız edici ve zarar veren bir “sıcak süt”e dönüşmüş durumda. Sophia tam bu noktada Yunan babasının yanına gidip teselli bulacağını zannederken daha büyük bir yarayla oradan da geri dönüyor. Antropoloji okuduğunu bildiğimiz Sophia’nın insan ilişkilerinde batırmış olması da zıtlığın bir diğer örneği. Burada Ingrid’e söylediği bir alıntı anlam kazanıyor:
“Hayat esnek, onu değiştirebiliriz. Aynı zamanda elastik çünkü her zaman büyüdüğümüz şeye geri döneriz.”
Hot Milk: Travmalar ve Toksik Bağlar
Film, çözülmemiş travmalar, metaforik anlatımlarla güçlü olabilecekken geliştirilememiş ikili ilişkilerle havada kalıyor. Sophia ile Ingrid’in anlamsızlıklarla dolu ilişkisi çoğu yerde gerçek dışı kalıyor. Seyirci olarak bu gerçek dışılığı ve sürreal sahneleri kafamda bir yere oturtmaya çalıştığımda filmin genel havasının rüya gibi bir anlatı sunduğunu hissettim.
Bazen ne gerçek ne değil, anlamıyorsunuz. Fakat sinemada bu sürrealliğin de sağlam bir dayanağı olması gerektiğini düşünüyorum. Bu filmde sanki sanatsal açıdan filmi güçlü tutmak adına yapılan bu rüya anlatıları karakterlerin hayatında tam bir yere oturmuyor. Anne-kız ilişkisi de aynı şekilde çok havada kalıyor. Sophia zaman zaman öfkesini belli etse de tam anlamıyla bir çözüme varamıyor. Anne Rose’un da iyileşmek amacıyla geldiği yerden çözüme ulaşmadan gitmek istemesi başlangıçta iyileşmek isteyen karakterle çok uyuşmuyor. Filmin bu sürekli ikircikli hâlini ben bir zemine oturtamadım. Her şey, gerçek anlamda bir şey sunmadan devam edip duruyor.
Bazen seyirci olarak kafamızda kurduğumuz drama daha güçlü olabilir, bu anlamda açık uçlu sonlar çoğu zaman güzel olabilir ama burada verilen son, sanki tam ne anlatmak istediği konusunda tedirgin ve korkak bir son gibi geldi bana. Bir özgürleşme klişesi var ama yok da gibi. Bunun dışında filmin genel olarak verdiği yoğun depresiflik duygusunu deniz, kum, güneş barındıran bir ortamla birleştirmesi fikri filmi daha da bunaltıcı bir duruma sürüklemiş ama filmin genel planlarını estetik kılmış diyebilirim.
Hot Milk, bu çoktan kopmuş anne-kız bağının İspanya kıyılarında kendine yer bulmaya çalışması kaynayan hislerin sıcaklığını bize hissettiriyor. Bu filmi izlemeden önce nasıl bir ruh hâlinde olduğunuzun önemli etkisinin olacağını düşünüyorum zira kendimi filmin sonunda oldukça bunalmış ve depresif bir hâlde bulduğumu söyleyebilirim. Kalbimde sıkışmışlık hissi, ağzımda keyifsiz bir tadla Sophia ve Rose’a acil şifalar diliyorum.