Queen at Sea: Hafıza Kaybı ve Suçlar
İstanbul Film Festivali’nde filmler bir an bile bitmek bilmiyor. Bir James Bond macerası olan From Russia with Love filminden bir sonraki filme geçiş yapıyorum izninizle. Karşınızda Queen at Sea.
2008’de Ballast filmiyle hayatımıza giren Amerikalı yönetmen Lance Hammer’ın 18 yıl sonra çektiği, başrollerinde Juliette Binoche, Tom Courtenay, Anna Calder-Marshall ve Florence Hunt’ın yer aldığı bu ikinci film; demans hastası annesiyle mücadele etmeye çalışan bir kadını anlatıyor. Bu yılki Berlin Film Festivali’nde En İyi Yardımcı Oyuncu dalında Tom Courtenay ve Anna Calder-Marshall’a Gümüş Ayı kazandırmasının yanı sıra Jüri Özel Ödülü (Gümüş Ayı) de alan film, İstanbul Film Festivali kapsamında gösteriliyor.

Queen at Sea: Hafıza Kaybı ve Suçlar
Bu Sevgi mi, Yoksa Suç mu?
Bir çocuk annesi olan ve öğretmenlik yapan Amanda, üvey babası Martin’i, demans hastası Leslie ile cinsel ilişki yaşarken yakalıyor. Bunun üzerine önce polis aranıyor, sonrasında ise polis tüm aileyi emniyete götürüyor. Martin de dahil olmak üzere herkes sürece dâhil ediliyor; hatta Martin bu sebeple tutuklanıyor. Fakat Leslie’de demans hastalığı ilerledikçe, Leslie’nin başka bakıcısı olmayan Martin ve kızı Amanda, bir konuda uzlaşmak zorunda kalıyor. 18 yaşındaki ergen kızı Sara ise o esnada yeni bir aşka yelken açmak üzeredir ve biraz da olsa ailesinin sorunlarıyla ilgilenmektedir.
Böyle bir hikâyeye başta inanamayabilirsiniz; hatta inanmıyorsunuzdur. Ama buna benzer olaylar daha önce yaşanmış. Şöyle ki; İngiltere’deki (Birleşik Krallık) yasalara göre, bir kişi demans hastalığı nedeniyle karar verme yetisini yitirdiği takdirde, o kişiyle cinsel ilişkiye girmek doğrudan suç sayılıyor. Ne kadar “O benim karım” ya da “Ben onunla evliyim” derseniz deyin, fark etmiyor. Üstelik cezaları da oldukça ağır.
Dolayısıyla hikâye bir yönüyle Amour ve The Father filmleriyle komşuluk ederken, izleyiciye bu insanın gerçekten suçlu olup olmadığını film boyunca sorgulatıyor. Açık uçlu sonuyla beni biraz düşündürten bu yapım, ele aldığı konular itibarıyla bence derin sularda geziniyor. Bu arada filmin orijinal ismi olan Queen at Sea, aslında yönünü bulamayan kadınlar için kullanılan bir deyimmiş. Yani film hem ana karakterimiz saydığımız Leslie’nin kaybolan hafızasına şahitlik ediyor hem de suç sayılan bir olayı yıllardır evli olan bir çiftin gözünden anlatıyor. Bence gayet iyi bir senaryoya sahip.
Boğucu Görselliği
Hareketli ama sisi andıracak kadar kasvetli sinematografisi, insanı boğan 1.66 çekim ölçeği, yakın planları ve dört duvardan başka hiçbir şeyi olmayan evler, filmin dikkat çeken yönleri arasında. Uzak plan çekimleri de yakın planlar kadar etkileyici; renkleri ise kasvetli, kısık ve boğucu. Dolayısıyla bu karanlık sinematografi herkes için uygun olmayabilir. Aynı zamanda filmin geçişleri —özellikle anne ile kızı arasındaki sahneler— eski ve yeni kuşak arasındaki anlaşmazlık, sevgi ve fedakârlık gibi meselelere sağlam bir şekilde değiniyor.

Queen at Sea: Hafıza Kaybı ve Suçlar
Huzursuz Edici Sesler ve Oyunculuklar
Bence görselliği kadar müzik kullanımı ve ses tasarımı da çok etkili olmuş. Klasik müzik tercihlerinden ses tonlarına, evdeki eşyalardan huzurevindeki o beyhude ve kaotik enstrüman seslerine kadar her türlü ses kullanımı filmin anlatımını olumlu yönde etkilemiş. Juliette Binoche, bu filmde ailesiyle, işiyle ve kızıyla baş etmeye çalışan bir kadını başarıyla canlandırmış. Zaten her filminde yüksek performans sergileyen Binoche, bu yapımda da hiç abartıya kaçmadan, hatta annesiyle kurduğu Fransızca diyaloglarla dahi gayet iyi bir iş çıkarmış.
Ama Juliette Binoche’tan rol çalan asıl oyuncuları ayakta alkışlamak gerekiyor: Doctor Zhivago (1965), 45 Years (2015) ve Aeronauts (2019) filmleriyle oyunculuk kariyerine devam eden Tom Courtenay ile 1970 yapımı Wuthering Heights filmiyle tanınan, en son Last Christmas (2019) filmi ve Bodies (2023) dizisinde izlediğimiz Anna Calder-Marshall. Bu iki oyuncu da performanslarıyla perdede göz kamaştırıyor ve psikolojik açıdan izleyiciyi gerçekten sarsacak bir boyuta ulaşıyor. Onların dışında henüz 18 yaşında olan Florence Hunt da oldukça farklı ve başarılı bir performans sergilemiş.

Queen at Sea
Son Yorumlar
Toparlamam gerekirse; Queen at Sea, deyimiyle, ismiyle, senaryosuyla, estetiğiyle, müziğiyle, oyunculuklarıyla ve dar ölçekli çekimleriyle kendisini izletmeyi kesinlikle başarıyor. Fakat açık uçlu sonu, karanlık sinematografisi ve karamsar anlatımıyla herkes için ideal bir film olmayabilir. Yine de Juliette Binoche’u perdede görmek, Tom Courtenay ile Anna Calder-Marshall’ın yıllara meydan okuyan oyunculuklarına şahit olmak ve biraz da “kendini bunalıma sokmak” isteyenler için ideal bir tercih olabilir.
Queen at Sea: Hafıza Kaybı ve Suçlar