The Mastermind: Küçük Suçlar, Büyük Bedeller
Bir soruyla başlayalım. Suç işlemek denince aklınıza neler geliyor? Hırsızlık, bir şeyler çalmak, araba çalmak, banka soymak; daha büyük suçlar olan cinayet, tecavüz gibi olaylar mı geliyor aklınıza? Bir de küçük suçlar vardır. Bir paket dondurma çalmak, birilerinin bahçesinden izinsiz erik çalmak gibi girişimleri kapsayan küçük suçlardan bahsediyorum. Peki, bunlar caydırıcı olacak kadar büyük cezalara gebe midir?
Bu sorunun cevabını Kelly Reichardt bize veriyor. Hem de Cannes Film Festivali’nde yarışan son filmi The Mastermind ile. 2008’de Wendy and Lucy, 2010’da Meek’s Cutoff, 2013’te Night Moves, 2016’da Certain Women ve en son 2019’da First Cow filmleriyle yavaş sinemanın Amerika’daki en önemli temsilcilerinden biri olan Kelly Reichardt’ın bu son filmi, Vietnam Savaşı ve Amerika’daki kadın kurtuluş hareketinin başlangıç döneminde gerçekleşen bir sanat soygununu anlatıyor. Başrollerinde Josh O’Connor, Alana Haim ve John Magaro’nun yer aldığı film, Türkiye’de Ayvalık Film Festivali’ndeki prömiyerinin ardından MUBI’ye teşrif etti. Gelin, şimdi bu filmin hikâyesini daha yakından inceleyelim.
1970’li yılların Amerikası’nda başarısız bir mimar olan James Blaine Mooney ve arkadaşları, gittikleri halka açık bir müzede dört tablo çalar. İşin daha da acı tarafı, soyguna karışan arkadaşlarından birinin yakayı ele vererek müzedeki soygunla ilgili bildiği her şeyi anlatmasıdır. Üstelik bu itiraf, soygunun beyni yani elebaşı (mastermind) olan James’in başına patlar. James ise önce ailesinden, ardından arkadaşlarından uzaklaşarak Kanada’nın yolunu tutar.

The Mastermind: Küçük Suçlar, Büyük Bedeller
Film, izleyiciye şu soruyu sordurur: İşlenen bir suçun bedeli bu kadar ağır mı olmalıdır? Üstelik 70’li yılların sert Amerikası’nda Vietnamlıları öldürmek için binlerce asker gönderen ve büyük bir suç işleyen Amerikan devletiyle kıyaslandığında bu bedel adil midir? Reichardt, bu soruları sorarken aslında herkesin suçlu olduğu bir dünyada yaşadığımızı, ancak devletin suç işlese bile dokunulmaz olduğunu da ima eder. Halka gelince, suç işlemek her koşulda bir cezaya dönüşür; suçun büyüğü ya da küçüğü fark etmeksizin.
Kelly Reichardt, suçu, cezayı ve kaçışı karakterler üzerinden ve suçlu Amerika metaforu aracılığıyla anlatarak oldukça derinlikli, yavaş ilerleyen, düşük tempolu bir suç filmi ortaya koyuyor. Zaten Reichardt’ın amacı aksiyon üzerinden ilerlemek değil; karakterlerin ruh hâllerini merkeze almak. Bunu da oldukça başarılı bir şekilde yapıyor. İtiraf etmem gerekirse Meek’s Cutoff, Certain Women ve First Cow filmlerini hayranlıkla izlemiş ve bu yapımlarla onun yönetmenlik stilini sevmiştim. The Mastermind de aynı kulvarda ilerliyor. Temposu düşük, karakterlerin alt metinleri ise oldukça yoğun. Senaryosuna zaten diyecek lafım yok; diyalogları ve alt metinleri son derece iyi yazılmış.
Görsellik, karakterlerin ruh hâllerine hizmet etmeyi başarıyor. Pastoral Amerikan manzaraları çizilirken müze, sanat eserleri ve filmin başında gördüğümüz küçük asker figürleri büyük bir özenle sunulmuş. Soğuk renk paleti ve mesafeli kamera açıları eşliğinde James’in yavaş yavaş kendi kabuğuna çekilişine tanıklık etmemiz de filmin etkisini artırıyor.
Müzikler ise filmin atmosferine oldukça uygun. Caz türündeki müziklerde ağırlıklı olarak piyano, davul ve trompet kullanılması, görsellik kadar sade ama güçlü bir etki yaratıyor. Soygun sahnelerinde müziğin temposu artarken, karakterlerin iç dünyasına girildiğinde tempo düşüyor; ancak her hâlükârda hikâyenin amacına ve karakterlerin ruh hâline hizmet etmeyi başarıyor.
James rolünde Josh O’Connor oldukça etkileyici bir performans sergiliyor. Sadece soygunun beyni olmayı değil, aynı zamanda giderek kaybetmeye mahkûm bir adamı da başarıyla yansıtıyor. Öte yandan, karısı rolünde izlediğimiz ve Licorice Pizza (Paul Thomas Anderson, 2022) filmiyle tanıdığımız aktris, müzisyen ve şarkıcı Alana Haim’i takdirle izledim. Josh O’Connor kadar aklı başında, uyanık ve zeki bir performans ortaya koyuyor. Annesi rolündeki Hope Davis, karakterin soğukluğunu izleyiciye başarıyla geçiriyor. Kısa bir sahnede gördüğümüz, daha önce Reichardt’ın First Cow filminde ve Tolga Karaçelik’in ilk Amerikan filmi Psycho Therapy’de izlediğimiz John Magaro ise sevecen ve sıcak bir performans sergiliyor.

The Mastermind: Küçük Suçlar, Büyük Bedeller
Uzun lafın kısası The Mastermind, yalnızca başarısız bir soyguncunun portresini çizmiyor. Aynı zamanda suçun ve cinayetin ağır bedellerini yine insanoğlunun ödediğini; ABD gibi büyük ve dokunulmazlığa sahip ülkelerin ise çoğu zaman bu bedellerden muaf kaldığını gözler önüne seriyor. Yavaş, ağır ama estetik açıdan farklı bir suç filmi arıyorsanız, bu filmi şiddetle tavsiye ederim. Yılın en iyilerinden biri.
Puan: 4,5/5