The Life of Chuck: Stephen King’ten Hayatı Anlama Sanatı
Merhabalar!
Bu yazıda birlikte Stephen King’in alışık olduğumuz tarzı dışında yazdığı, huzur ve hüzün veren, hafif bilim kurgu tadında bir hayatı yaşama hikâyesi olan The Life of Chuck filmini deşiyoruz.
Stephen King ile ilk tanışmam Tom Gordon’a Âşık Olan Kız romanıydı. Ormanda kaybolmuş küçük bir kız, bir yandan kurtulmaya çalışırken bir yandan da radyoda dinlediği beyzbol maçlarıyla kendine bir evren kurup hayatta kalıyordu. O kitaptan sonra uzun süre Stephen King okudum. Hem kitaplarını okudum hem de uyarlamalarını izledim. The Shining herkes gibi beni de çok etkilemişti. Devam kitabı Doktor Uyku’yu okuduğumda ise aşırı heyecanlanmıştım. Hatta o dönem Facebook’tan Stephen King’e mesaj atmaya çalışmıştım: “Ne olur bu kitabın da filmini çeker misiniz?” diye. Seneler sonra filmi çekildi ama pek kafamdaki gibi değildi…
King’in bu kısa hikâyesi, diğer tüm korkunç, hayvanlı, kanlı hikâyelerinin yanında bambaşka bir ışık taşıyor.
Filmin yönetmeni Mike Flanagan. Onu Netflix’teki korku dizilerinden tanıyoruz: The Haunting of Hill House, The Haunting of Bly Manor ve bence zirve noktası olan Midnight Mass. Flanagan’ın en sevdiğim tarafı, karakterlerine konuşma ve derinleşme alanı tanıması. Onların bir anda dökülmesini değil, yavaş yavaş tanınmasını tercih ediyor. Bu filmde de aynı sabrı ve inceliği hissettim. King’in kısa hikâyesini genişletirken acele etmemiş; küçük anların, sıradan gibi görünen detayların üzerine eğilmiş.
Biraz artık hikâyeye girelim, ne dersiniz? 🙂
The Life of Chuck, Charles “Chuck” Krantz’ın (Tom Hiddleston) 39 yaşında ölümü üzerinden anlatılan bir hikâye. Film üç bölümden oluşuyor ve her biri bize Chuck’ın farklı dönemlerini gösteriyor. İlk bölümde, bir ilkokul öğretmeni (Chiwetel Ejiofor) ve eski eşi (Karen Gillan), dünyanın sonuyla yüzleşirken kişisel dertleriyle uğraşıyorlar. İkinci bölümde, Chuck yetişkin bir adam olarak sokakta bir müzisyenin çaldığı şarkıya dans ediyor. Ve son bölümde, Chuck’ın çocukluğuna dönüyoruz: Annesini, babasını ve doğmamış kardeşini kaybettikten sonra büyükannesi (Mia Sara) ve büyükbabasıyla (Mark Hamill) yaşadığı dönem. Küçük bir çocukken büyükannesiyle dans etmesi ve sonra hayatının içinde o ritmi sürdürmesi… Hepsi bir şekilde hayatın kırılganlığını ama aynı zamanda güzelliğini gösteren huzurlu anlar.

The Life of Chuck: Stephen King’ten Hayatı Anlama Sanatı
Filmi izlerken bana en çok geçen şey, ölümün aslında hayatı daha güçlü hissettirmesiydi. Çoğu film ölümü ağır, dramatik ve kaçınılmaz bir karanlık olarak işler. Hatta bunu Stephen King de çok yapar. Burada ölümün gölgesi, yaşamı kutlamak için bir sebebe dönüşmüş. Chuck ölürken biz onun “yaşadığı” anları izliyoruz. Evren de o öldükçe kıyamete sürükleniyor. Çünkü evren aslında Chuck.
Oyunculuklara ayrı bir parantez açmak lazım. Tom Hiddleston, kırılganlık ve karizma arasında gidip gelen bir performans sergilemiş ve her şeyine bayıldım. Jacob Tremblay’in genç Chuck’ı canlandırdığı sahnelerde ise o naiflik ve kırılganlık çok etkileyici. Mark Hamill’i neredeyse tanıyamadım; içkiyle baş etmeye çalışan ama torununa sevgisini saklamayan bir dedeyi öyle içten oynamış ki sahneleri kalbime dokundu. Biraz kendi dedemi de hatırladım tabii. Filmde oyuncu kadrosunda gördüğüme en sevindiğim isimlerden biri de Matthew Lillard. Yani en kolay hatırlayacağınız ismiyle Shaggy 🙂
Filmin görüntü yönetmeni Eben Bolter, yönetmen Flanagan ile ilk kez bu projede çalışmış. Görüntü dilinde zamanın akışını ve tersine çevrilişini hissettirmek için farklı lensler, renk paletleri ve ışık tonları kullanmış. Çocukluk sahnelerinin sıcak ve puslu atmosferi, yetişkinlik sahnelerinin daha keskin ve kontrastlı görselliğiyle birleşince film sadece bir hikâye anlatmaktan çıkıp zamanı da somut bir karakter gibi hissettirmiş. Bolter’ın kamerası, yaşamın evrelerini görsel bir şiir gibi hissettirmeyi başarmış.
Mike Flanagan için The Life of Chuck ilk Stephen King uyarlaması değil. Daha önce Gerald’s Game (2017) ve Doctor Sleep (2019) filmlerini yönetmişti. Gerald’s Game, Stephen King’in okumayı yarıda bıraktığım tek kitabı olabilir. Filmine de biraz şans vermek istemiştim ama içine çekmedi. Daha önceki paragraflarda da Doktor Uyku filmi ile ilgili hissettiklerimi söylemiştim. Yani aslında biraz önyargıyla yaklaştığım bir yönetmen olduğunu söyleyebilirim. Ama The Life of Chuck bence onun King uyarlamaları arasında en sakin ama en içten olanı.

The Life of Chuck: Stephen King’ten Hayatı Anlama Sanatı
Filmin felsefi yanı da bence çok başarılı. Walt Whitman’ın “I contain multitudes” sözü, yani “Ben çokluklar içeririm” cümlesi, film boyunca yankılanıyor. İçimizdeki çelişkiler, çocukluğumuzdan kalma parçalar, hayallerimiz, korkularımız… Hepsi bir arada bizi biz yapan şeyler. Ve hayatı, evreni, yaşamı var eden şeyler de bizi biz yapan her şey.
Bazı eleştirmenler filmi fazla romantik, fazla tatlı bulmuş. Ama bence bu “fazlalık” değil, bilerek yapılan bir seçim. Çünkü Flanagan, King’in hikâyesini daha da sertleştirebilirdi. Daha fazla dram, daha fazla trajedi koyabilirdi. Ama o bunu yapmamış. Bunun yerine izleyicisini ölümün karşısında huzur bulmaya davet etmiş. Bu bana çok samimi ve cesur bir tercih gibi geldi.
Filmi izledikten sonra günlük koşturmanın, stresin, gelecek planlarının arasında bazen en basit şeyleri unuttuğumuzu hissettim. Bana bir anlamda “şimdi”yi hatırlattı. Gelecekte ne olacağını bilemeyiz, ölüm ne zaman gelir onu da. Ama şu an, nefes alıyorken, sevdiğimiz bir şarkıya eşlik edebiliyorken, sevdiklerimizin yanında olabiliyorken aslında hayatın merkezindeyiz.
Sonuç olarak The Life of Chuck, ölümün kaçınılmazlığını hatırlatırken yaşamanın değerini de unutturmayan bir deneyim oldu benim için. Hayatınızın küçük anlarına daha fazla sarılmanız gerektiğini fısıldayan güzel bir hatırlatıcıya ihtiyacınız olduğu anda bu filmi izleyebilirsiniz.
Kısacası önemli olan, müzik çalarken o dansa eşlik etmek 🙂
Mısırlar patladıysa yazıyı burada bitiriyorum.
İyi seyirler!