Anasayfa İncelemelerFilm İncelemeleri The Batman: Gotham’ın Karanlık Sularında Boğuluş

The Batman: Gotham’ın Karanlık Sularında Boğuluş

Yazar: Sadık Dişli

The Batman: Gotham’ın Karanlık Sularında Boğuluş

Yıllardır adeta gelmek bilmeyen The Batman’e sonunda kavuşmuş durumdayız. DC Comics’in en popüler karakterinin bu uyarlamasının yönetmenlik koltuğunda projeyi yıllardır geliştiren ve senaryosunu da kaleme alan Matt Reeves oturuyor. Batman/Bruce Wayne rolünde ise kariyerini diplerden alıp en üst seviyeye çıkaran Robert Pattinson görünüyor. Filmin geniş oyuncu kadrosu ise Zoe Kravitz (Selina Kyle/Catwoman), Paul Dano(Riddler), Jeffrey Wright(Jim Gordon), Colin Farrell(Oz/Penguin), Andy Serkis(Alfred) ve John Turturro(Carmine Falcone) gibi isimleri barındırıyor. The Batman’in görüntü yönetmenliğini, artık ‘büyük-usta’ olma yolunda emin adımlarla yürüyen Greig Fraser yaparken filmin müziklerini, son yıllarda blockbuster yapımların büyük bir kısmında imzası bulunan Michael Giacchino besteledi.

İncelememize geçmeden öyle filmin geçmişini hatırlatmak gerek, bu Batman filmi yaklaşık yedi yıldır geliştirilen bir projeydi. DC ve Warner Bros’un, Marvel Sinematik Evreni’ne rakip olarak geliştirdiği DC Genişletilmiş Evreni’nin Batman rolünde Ben Affleck bulunuyordu. Warner Bros, Ben Affleck ile bir Batman filmi için anlaşmıştı, bu filmin hem yapımcılığını hem yönetmenliğini, hem senaristliğini hem de başrolünü Ben Affleck üstlenecekti. Bu filmin villainı da Deathstroke olacaktı. Lakin bir süre sonra Affleck’in projeye iyi bir şekilde yanaşmaması filmin geliştirilmesinin tıkanmasına sebep olmuştu. Warner ise buna rağmen hala bir Batman filmi istiyordu ve bunun için de yönetmen/senarist Matt Reeves ile anlaştılar. Reeves, Maymunlar Cehennemi üçlemesinin son iki filmini yöneten ve dikkat çeken bir isimdi. Warner Bros, bu filmin DC Genişletilmiş Evreni’nin dışında, bağımsız bir seriye dönüşmesi için Reeves ile el sıkıştı.  Batman rolüne de Robert Pattinson‘un seçilmesiyle de beraber başlayan bu süreçte artık sona gelmiş bulunmaktayız.

Filmimize dönecek olursak, Reeves’in geliştirdiği bu proje herkesi heyecanlandırıyordu. Paylaştığı görseller, filmin tonuna dair ipuçları veren materyaller neredeyse bütün DC hayranlarının başyapıt seviyesinde bir filmin geleceğine dair heyecandan yerlerinde duramamaları sonucunu vermişti. Filmin henüz çekimleri tamamlanmadan yayınlanan ilk fragmanı bile insanların bünyesinde adeta bir The Dark Knight etkisi yaratmıştı. Matt Reeves, film noir türünden bolca esintiler içeren leziz bir film ortaya çıkartmış gibi duruyordu. Artık filmi izledikten sonra bunu da söylemek mümkün olacaktır, Reeves unutulamayacak ve tarihte yerini alacak kadar muazzam bir eser çıkartmış ortaya.

Karşımızda bırakın Batman’i, çizgi roman filmleri janrasının gelmiş geçmiş en iyi filmlerinden biri var. Ben bile izlediğim filmin ne kadar güzel olduğuna inanamamış vaziyetteyim, hala da inanamıyorum. Karşıma beklediğimden çok daha iyi bir film çıktı; hem de mutluluktan gülümsememi durduramayacak kadar fazla artıyı önümüze sundu The Batman. Matt Reeves, bugüne kadar görebileceğimiz ve daha iyisini de belki de bir daha göremeyeceğimiz kadar muhteşem bir Gotham şehrini yaratmış; bu şehrin yozlaşmışlığını, batan psikolojisini ve kendi kendisini yiyip bitirişini fevkalade yansıtmış. Filmin başrolünde Batman değil, Gotham şehri bulunuyor, film boyunca her şeye sebep olan ve her karakterin psikolojisini etkileyen bu şehrin ta kendisi. Reeves, Batman mitolojisine dair birçok unsuru Christopher Nolan’dan bile çok daha iyi anlamış ve beyazperdeye yansıtmış. Filmde Reeves’ten sonra emeği geçen en büyük isim ise kesinlikle kariyerinin en iyi işini ortaya koyan Greig Fraser olmuş. Film adeta övmeye kelimelerin yetmeyeceği sinematografisiyle parıl parıl parıldamış. The Dark Knight’ta böyle bir sinematografinin bulunabileceğini düşününce karşımıza gerçekten de sinema tarihinin sayılı filmleri arasında yer alacak bambaşka bir başyapıt çıkabilirmiş diye düşünmeden elde edemiyorum.

Klasikleşen uyarımızı yapalım, incelememizin bundan sonraki kısmı filme dair bazı spoilerlar içerecek. Eğer spoiler yemek istemiyorsanız yazının son paragrafın okuyabilirsiniz.

Bu kelimeleri yazarken bile kafam karışıyor, nereden başlayacağımı bilemiyorum. Bu filmin hakkını överek nasıl verebilirim? Matt Reeves kimsenin çıkar ilişkisi dışında birbirine yanaşmadığı, insanların içindeki kötülüğü günlük hayatına yansıttığı film noir rüzgarlarını yansıtmayı o kadar iyi başarmış ki beklediğimizin çok daha ötesine geçmiş. Yansıtılan boğucu ve boğazına kadar kötülüğe batan Gotham, henüz ikinci yılındaki Batman’in bile karamsarlıktan çıkamamasına sebep vermiş; filmde onun Bruce Wayne kişiliğini bile göremiyoruz, onun hayatın kendisine attığı sert tokadın etkisinden çıkmadığını biliyoruz. Reeves, bizlere alışık olduğumuz bir orijin hikayesi sunmamış, defalarca gördüğümüz Thomas ve Martha Wayne’in ölümünü göstermemiş; bunun yerine geçmişe çok sağlam atıflarda bulunan ve filmin ilerleyen hikayesinde bize bu bilgileri veren bir olay örgüsü sunmayı tercih etmiş, bu da elbette saygıyı hak eden bir tercih olmuş.

The Batman bizlere sadece iyi kahraman ve kötü adamın mücadelesini gösteren bir film olmamış, bunun yerine üç saat boyunca Batman mitolojisini ve Gotham şehrine tanıklık ediyoruz. Bizler de o şehrin bir parçası oluyoruz. Filme kağıt üzerinde baktığımızda aslında o kadar fazla karakter bulunuyor ki, izlemeden önce bir önyargı bile oluşabilir izleyenlerde; lakin Reeves zekice senaryosuyla bu durumu bir artıya dönüştürebilmiş. Filmin başlarında Gotham’ı görüyoruz, Bruce izleyenlere yaptığı konuşmasıyla Batman’in henüz amatörlükten çıkamadığı bir zamanda bulunduğunu hatırlatıyor bizlere. Kendisi bu rezil ve sefil haldeki şehir için savaşacağını hatırlatıyor, Bruce ve Batman arasındaki köprüyü kuramamış bile. Daha sonra Riddler’ın işlediği cinayetleri ve Batman’e sunduğu bilmeceleri içeren ipuçlarını bıraktığını görüyoruz. Burada Reeves’i tekrardan alkışlamak gerekiyor, Batman’i sonunda dünyanın en iyi dedektifi unvanını taşıyacak şekilde bir yönüyle de görebiliyoruz. Batman, film boyunca Riddler’ın kurguladığı büyük planı çözmeye çalışıyor, bunu yaparken de Penguin gibi bir kötüye de uğruyoruz, onun Selina ile kurduğu ilişkiye de bakıyoruz, Carmine Falcone’un gizlice Gotham’ı ele geçirdiği suç imparatorluğunu ve en önemlisi de kendi geçmişini de keşfedişini görüyoruz. Babasının belediye başkan adayı oluşunu, annesinin Arkham geçmişini ve babasının annesini korumak için Falcone’a başvuruşunu gösteriyor bizlere Riddler.

Filmin sonlarına doğru Riddler bizlere gerçek yüzünü gösteriyor ve kendisini bilerek tutuklattırıyor. Batman, onun planını çözmeye çalışırken kendisinin gerçek kimliğini bildiğini de keşfediyor. Batman ve Riddler’ın yüzleşme sahnesi gerçekten filmin en iyi anlarından biriydi. Paul Dano’nun burada sergilediği enfes oyunculuğa bir parantez açmak gerekiyor, gerçekten de bu kadar sağlam bir performans göstermesi övgüyü hak ediyor. Onun bağırdığı anlarda koltuğumda gerildim. Riddler’ın planındaki son kısım ise, şehrin yedi farklı kısmına büyük bombalar yerleştirerek Gotham’ı sular altında bırakmak. İnternette organize olduğu ve kendisine inanan diğer yoldaşları da herkes sulardan kaçmaya çalışırken onları vurmak, öldürmek. Film boyunca Gotham bizi psikolojik olarak boğarken filmin sonunda gerçekten de sular altında bırakıyor. Gotham halkının kenetlenmesi de henüz ikinci yılında olan Batman’e umudun var olduğunu öğretiyor, onun bu şehir için tekrardan inanmaya başladığını görüyoruz. Filmin sonunda ise Riddler’ın hücre arkadaşı biz izleyenleri şaşırtıyor; beklendiği üzere Barry Keoghan Joker olarak çıkıyor karşımıza ancak kendisinin yüzünü dahi tam olarak göremiyoruz. İkinci filmin konusu ise ‘Court of Owls’ şeklinde dillendirilirken, Joker’in şimdilik olası bir üçüncü filme saklandığını tahmin ediyorum.

Artık toparlamamızın vakti geldi; The Batman bu büyük beklentilerin bile üzerine çıkan, leziz ve unutulamayacak muazzam bir film olmuş. Matt Reeves kariyerinin en iyi filmini çekmiş. Aynı dünyada geçecek, kendisinin de imzası bulunacak The Penguin ve Gotham City PD dizilerine olan merakım fazlaca arttı; ikinci ve üçüncü filmi belirtemiyorum bile. Greig Fraser, her bir saniyesi tablo olarak asılabilecek kadar muhteşem bir görüntü yönetmenliği çıkarmış ortaya; kendisinin bir sonraki ödül töreni takviminde ödüllere boğulmayacak olması amiyane tabirle ayıp olacaktır. Giacchino, Zimmer kadar olamasa da sahnelerin vuruculuğunu arttıran tınıları oldukça iyi bestelemiş; filmin leziz ses düzenlemesi de bunu daha da ileriye taşımış. Açıkçası The Batman gibi muhteşem bir film sinemada izlenmezse hangi film izlenir gerçekten bilmiyorum. Film, IMAX formatında çekilmediyse de o büyük ekranın hakkını verecek kadar fevkalade bir görsellik ve sesi ortaya koyuyor. Eğer bu filme bilet almadıysanız hemen müsait bir zamanınıza bilet alıp sinema salonlarına koşun, çünkü karşımızda boş vakitte izlenecek klasmanda bir film bulunmuyor, yıllar sonra ben bunu nasıl sinemada izlemem sorusuyla pişmanlığını hissettirecek bir yapım var karşımızda. Bu soruyu yıllar sonra sormak istemiyorsanız salon koltuklarında yerinizi alın, karşınızda beklentilerinizin çok daha ötesine bir film bulunuyor olacak.

The Batman: Gotham’ın Karanlık Sularında Boğuluş

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap