Stalker: Umutsuzluğa Doğru Bir İz Sürmek

Stalker: Umutsuzluğa Doğru Bir İz Sürmek

Stalker, bir yazar ve bir bilim adamının sanayileşme sonrası adeta çöplüğe dönmüş; umutsuzluğun, karamsarlığın, filmde rahatça görülebileceği gibi insanların yüzlerinin asık olduğu ve monotonluğun hüküm sürdüğü bir şehirde “stalker” olarak isimlendirilen bir iz sürücü ile beraber “Bölge” isimli gizemli ve esrarengiz alana gitmeye çalışmalarının hikâyesidir. Bölge’nin tam olarak ne olduğu konusunda film bizlerin kafasını karıştırmakla başlıyor öncelikle. Bölge hakkında en derinden gelen istek ve arzuların gerçekleştiği yer tanımını da duyuyoruz, Bölge’nin uzaylılar tarafından yaratıldığını da duyuyoruz, oranın meteor sonucu oluşan bir yer olduğunu da duyuyoruz, burada yaşanan olaylar sebebiyle devletin burayı gizlemeyi tercih ettiğini de duyuyoruz; ama Bölge’nin ne olduğu hakkında bizlerin henüz bir bilgisi yok. Bu paragrafa sanki benim de o şehrin içindeymişçesine yazmamın da bir nedeni var elbette. Çünkü hikâye iz sürücü, yazar ve bilim adamına nazaran dördüncü bir karakteri daha barındırıyor; bizler. Çünkü Stalker kesinlikle izleyiciye mesajını ve hikayesini aktarıp kendi yoluna gidip unutulacak kadar basit bir film değil, başlangıcından sonuna kadar izleyicisi ile cebelleşen ve onu rahat bırakmayan, felsefi unsurları içeren çok ağır bir yapıt.

Hikâyemize iz sürücünün yaşantısını görerek, sessiz bir sekansın ardından başlıyoruz. İz sürücünün küçük bir kızı ve eşi olduğunu görüyoruz. Küçük kızın sakat olduğunu, iz sürücünün eşinin de kasvetin içerisinde olduğunu görürüz. İz sürücü, Bölge’ye zavallı insanları götürmeye kendini adamış ve her şeyi bu uğurda feda etmiştir.

Daha sonra Yazar ile iletişim kuran bu kadının, yazarın bu dünyanın ne kadar sıkıcı olduğuna dair verdiği yanıtı da “Bermuda Şeytan Üçgeni’ne ne diyeceksin?” sorusudur. Siyah-beyaz başlayan film bu replikle beraber umutsuzluğu izleyicisine aşılar. Bölge’ye gitmek isteyenler hayata tutunabileceği herhangi bir heyecanı olmayan, umudunu kaybetmiş ve buna karşılık da yeni bir serüven arayan insanlardır. Bu cevaba yönelik yazar da “eskiden müzelerde sergilenen antika bir çömlek vazoyu insanlar hayranlıkla izler, ama aslında o vazo zamanında yiyecek artıkları için kullanılıyordu.” Bu ince diyaloglardan çıkarabileceğimiz de yazarın gerçeğin mutlu edemeyeceği, sembolik anlamın ilgiyi çekebilmesi ve bir anlam kazanabilmesidir.

Yazarımız, bilim adamı ve iz sürücü ile bir restoranda buluşur. Tarkovsky, filmin başından beri şehrin monotonluğunu, umutsuzluğunu ve renksizliğini filmi siyah-beyaz da yaparak izleyiciye çok kuvvetli bir şekilde aktarabilmiştir. İzleyici de bu üç karakter ile beraber o şehirden kurtulmak ve Bölge’ye doğru, bilinmeyene doğru gitmek ister. Restorandaki diyaloglardan da anlaşılabileceği gibi, bilim adamı ve yazar Bölge hakkında inanılmaz kuşkular yaşarlar ve orayı sorgularlar. Bu üç karakterimiz Bölge’ye gitmek için raylı bir aracın üstüne biner ve yolculuklarına başlarlar. Bu sahnede ise Tarkovsky bize yazarın kafasını göstermeye başlar. Daha sonra bilim adamının, sonra da iz sürücünün yüzünü görürüz. Yaklaşık dört dakika boyunca herhangi bir replik olmadan biz karakterlerimizin başlarını görürüz. Bizlere kasvetli ortamın, siyah ve beyaz şehri bir anlığına unutturur Tarkovsky. Ve gerçekten mekâna geçtiğimizde filmin siyah-beyaz değil renkli bir hal aldığını görürüz. Tarkovsky’nin ustalığı bu geçişi bize fark ettirmeden yapabilmesidir. Gerçeklikten artık çıkmışızdır.

Bu yeni mekanda bizi huzurun sesleri karşılar. İz sürücü çimenlere uzanır, kuşların ötmelerini duyarız, doğanın seslerini duyarız. İz sürücü yavaş yavaş nefes alır. Elinde bir böceğin gezdiğini görürüz. Artık o kasvetli ve maalesef gerçek olan mekan geride kalmıştır.

İz sürücünün Bölge’nin huzurunu böylesine yaşadığı andan sonra bilim adamı ve yazarın Bölge hakkında ne kadar inançsız ve kuşkulu olduğunu görürüz. “Kim bilir nasıl bir zırva” gibi replikler duyarız. İz sürücünün de Bölge’ye adeta tapması ve kendini Bölge’ye adaması bu iki karakterin kuşkuculuğunu daha da ilgi çekici kılar.

İz sürücü, bilim adamı ve yazarı sürekli Bölge hakkında uyarır, Bölge’yi sorgulamamaya davet eder, Bölge’nin kurallarına harfiyen uyulmasını söyler, bu kurallara uyulmadığı anda Bölge’nin bu kişileri lanetleyeceğini söyler. Eğer bu kurallara da uyulmazsa, filmin başlarında gördüğümüz vazo gibi Bölge’nin üstüne yüklenen anlam yok olacaktır. Aslında Bölge’nin hiç de özel bir yer olmadığı. İz sürücü bunun gerçekleşmesinden korktuğu için uyarılarına sürekli olarak devam eder. Yazar kuşkularına elbette ki yenik düşer ve iz sürücünün söylediklerine kulak asmayıp kendi bildiği yoldan gitmek ister. Yazar bir odaya girer böylece. Ama tam o sırada bir ses duyulur. “Dur, kıpırdama!” Bu ses ne iz sürücüye, ne de bilim adamına aittir. Bilinmeyen bir yerden gelmiştir bu ses. Oldukça da ürkütücüdür. Tam Bölge’nin üstüne yüklenen imgesel anlamın kuşkularla bozulacağı sınırda biz böyle bir sesi duyarız. Yazar da bu sesten korkar ve geri döner. Buna rağmen yazar Bölge’nin “büyüsüne” dâhil olmak istemez ve Bölge’yi reddeder. İz sürücü, bu esnada ise “onların inanmalarına izin ver, onların tutkularına gülmelerine izin ver, onların kendilerine inanmalarına izin ver, bırak güçsüz olsunlar, güçsüzlük muhteşem bir şeydir, güç ve sertlik ölümdür, katılaşan hiçbir zaman kazanamaz” gibi cümleler kurar. İz sürücü, bu kuşkuların karşısında korkmaktadır, çünkü Bölge’nin laneti olarak isimlendirdiği şey aslında Bölge’ye inanmayanların hayatın gerçeği ile karşılaşmasıdır. İz sürücünün yüklediği anlamlara rağmen, Bölge’nin aslında özel bir yer değil, onun ürettiği bir kurmaca olduğudur. İz sürücü, yazar ve bilim adamının buraya inanması için uğraşır, çünkü aslında gerçeklerden kaçmaya çalışan ve Bölge’nin kurmacasına sığınan da bizzat kendisidir.

Yazar ve bilim adamının Bölge’yi sorguladıklarını, iz sürücünün onlardan istediği tek şey olan inanmayı reddettiğini görmeye devam ederiz. Bölge’ye yüklenilen anlama soruları ile sert darbeler indirirler. Böylece iz sürücü onları en korkunç olduğunu iddia ettiği bir tünele götürür. Kimin öncül olarak gideceği konusunda tartışırlar ve kısa kibriti çekenin gideceğinde mutabık kılarlar. Burada iz sürücü bir hile yapar ve yazarın öncül olarak gitmesini sağlar. Bu korkutucu tünelin yazarın sorgulayıcılığını bitireceğini, inanmaya başlayacağını düşünür iz sürücü. Fakat yazarın hiçbir şey olmadan o tünelden geçmesi artık onun emin olmasına sağlar, yazarın korkacak hiçbir şeyi kalmamıştır.

Filmin başından beri iz sürücü misafirlerini bir “oda”ya götürmeye çalışır. Bu odaya girenlerin en derin isteklerinin gerçek olduğunu belirtir. Odanın önüne geldiklerinde de onlara tekrardan inanmaları için yalvarır. İnanmazlarsa odanın büyüsünün bozulacağını ve hiçbir işe yaramayacağını söyler. Bu anın hayatlarının en önemli anı olduğunu ve eşikte olduklarını söyler. İz sürücü filmin bir noktasında da bu odaya sadece umudunu kaybedenlerin ve zavallıların o odaya girebileceğini, iz sürücülerin o odaya giremeyeceğini söyler.

İz sürücü tüm bu denemelerine rağmen başarısız olur. Bilim adamı buraya gelişinin sebebini, burayı patlatıp yok etmek istediğini hatırlar, yazar ise iz sürücüye attığı tiradı ile sağlam bir tokat vurur. “Ben senin içini okuyorum, sen insanların acısı ile eğleniyorsun, onlar senin umurunda değil, sen burada kendini eğlendiriyorsun, sen bu gizemden, otoritenden zevk alıyorsun” gibi cümleler ile iz sürücünün bu oyununa son verir. Artık Bölge’ye yüklenilen anlam ölmüştür.

Yazar ve bilim adamı Bölge’den umduğunu alamamıştır, oraya nasıl gittilerse aynen de öyle geri dönmüşlerdir. İz sürücü ise umudunu yitirmiştir, eşine “bu insanlar neye inanabilir ki? Kendilerini entelektüel sanıyorlar, bir amaç için doğduklarını sanıyorlar” gibi cümleler kurar. İz sürücü, bunlara rağmen inancına bağlı kalmaya çalışır, yazar ve bilim adamı gibi her zaman sorgulayıcı tavırda olduğunu düşünemez bile, bu onun için yaşanılamayacak azap verici bir hayattır.

Biz filmin başından beri insanlığın inanca ihtiyacını sorguluyoruz. Bir tarafta bu inancı sorgulayan ve onu deşen, bir tarafta ise inanca körü körüne bağlı görüşleri izliyoruz. Bölge, bu inancın ödülü olan bir cennet gibi tasvir edilmiş adeta. Bölgenin oluşma sebebi de, tıpkı evrenimiz gibi bir kıyametten oluşmuş. Filmde sürekli bize gösterilen, oldukça da tanıdık gelen bir dünyevi sıkıntıları geride bırakıp, mutluluğa erişme teması var. Bu tema da erişilmeye çalışılan “oda” ile sembolleşiyor. Tarkovsky; çokça dillendirildiği gibi burada entelektüelliği eleştiriyor, bilim adamının inancı yok etmeye çalışıp ilimi yerine getirmesine karşılık her zaman inancın olması gerektiğini bizlere söylüyor. Bazen inanmak gerekir, sebebini sorgulamadan inanmak gerekir. Çünkü bunu deşmeye başladığın, açıklamasını bulmaya çalıştığın zaman bu mutluluk, bir lanete dönüşecektir.

Filmimizi de iz sürücünün kızının üç tane bardağı izlemesi ile bitiriyoruz. İlk görüşte önce fark edilmese de, bu üç bardak aslında üç tane karakterimizi temsil ediyor. Kahverengi bir içecek ile dolu olan bardak bilim adamını, içinde bazı nesneler bulunan kavanoz görünümlü bardak yazarı, bu bardakların hepsinden büyük olmasına rağmen içi boş olan bardak ise iz sürücüyü temsil eder. Masa kızın bakışı ile titremeye başlar ve en sonunda da sadece büyük olan bardak kırılır. İşte bu kırılma ile de, iz sürücünün bu inancı kırılmıştır.

Stalker: Umutsuzluğa Doğru Bir İz Sürmek

Sadık Dişli’nin Diğer Yazıları İçin Tıklayın.

0 0 Oylar
Oy Ver
Yazıya Abone Ol
Bildir
0 Yorum
Tüm Yorumları Göster