İlk ve Son 3. Sezon: Aynı Zamanda Yaşayamayan İki İnsan
HBO Max’te yayınlanan İlk ve Son, son yıllarda yapılan en farklı ilişki anlatılarından bir tanesi. Dizinin en dikkat çekici yanı, klasik bir hikâye anlatımına yaslanmak yerine her sezon başka bir çiftin ilişkisini odağa alması. Yani tek bir hikâyenin devamı değil; aşkın, kırılmanın, birlikte büyümenin farklı versiyonlarını anlatan bir antoloji gibi. İlk sezon Özge Özpirinçci ve Salih Bademci, 2. sezon Hazal Subaşı ve Ulaş Tuna Astepe’nin başrollerini paylaştığı İlk ve Son’un üçüncü sezonu ise (benim özellikle merak edip izlememe sebep olan) Bergüzar Korel’in canlandırdığı Güneş karakteri ve Timuçin Esen’in canlandırdığı Serkan ile olan uzun, sancılı hikâyesi.
Dizinin yapısal tercihi zaten en baştan bir şey söylüyor: aşk çoğu zaman tek bir hikâye değildir. Her ilişki kendi zamanını, kendi kırılma noktalarını ve kendi yaralarını taşır. İlk ve Son da tam olarak bunu anlatıyor. Her sezon başka bir çift seçerek aslında aynı soruyu soruyor: iki insan gerçekten aynı zamanda yaşayabilir mi?
Güneş ve Serkan Nasıl Tanışıyor?
Üçüncü sezonda karşımıza çıkan Güneş ve Serkan çifti tam da bu sorunun cevabı gibi. Hikâye oldukça sade bir karşılaşmayla başlıyor. Kalabalık bir arkadaş sofrası, gündelik bir akşam yemeği ve sıradan görünen bir tanışma. Fakat o akşam Serkan’ın annesinden gelen bir telefon her şeyi değiştiriyor. Serkan’ın henüz küçük yaşlardaki oğlu Kerem’in kajuya alerjisi var ve babası evde yokken babaannesinin evinde alerjik reaksiyon geçiriyor. Serkan panikle kalkıp gitmek zorunda kalınca Güneş arabayla onu bırakmayı teklif ediyor. Böylece Güneş, Serkan’ın hayatına bir tesadüf gibi değil, adeta bir zorunluluk anında giriyor. Kerem’in o zor anında gösterdiği sakinlik ve şefkat, Güneş’in yıllar boyunca Serkan’a takılacağı o lakabı doğuruyor: “Kajum.”

İlk ve Son 3. Sezon: Güneş (Bergüzar Korel) & Serkan (Timuçin Esen)
Serkan’ın Kaygıları ve Çocukluktan Taşınan Yük
Bu küçük an üzerinden ana karakterlerin temel psikolojisi kuruluyor. Serkan kaygılı bir insan. Gelecekte yaşayan, ihtimalleri hesaplayan, sürekli en kötü senaryoyu düşünen biri. Böyle insanlar çoğu zaman kontrolcü görünürler; aslında kontrol etmeye çalıştıkları şey hayat değil, kaygılarının kendisidir. Serkan’ın da bütün ilişkilerinde yaptığı tam olarak bu. Güneş ise onun tam tersi. Güneş geçmişte yaşayan biri. Kaybettiklerine, geride bıraktıklarına ve telafi edemediklerine saplanmış durumda. Bu yüzden Serkan geleceği kontrol etmeye çalışırken, Güneş geçmişi telafi etmeye çalışıyor. Ve bu ikisi aynı anda aynı yerde buluşamıyor.
Serkan’ın çocukluğu da bu kaygının kaynağı gibi duruyor. Küçük yaşta ailesinin yükünü sırtlanmış biri. Kendi kardeşine adeta babalık etmek zorunda kalmış, anne babasının eksik bıraktığı sorumlulukları üstlenmiş. Bu yüzden yetişkin olduğunda hâlâ aynı refleksle davranıyor: her şeyi düzeltmeye çalışan ama içten içe yorulmuş bir adam. Bir sahnede söylediği şu cümle, aslında karakterin bütün özeti:
“Çocukluğumdan beri hep ben birilerinin başını okşadım. Annemin, babamın, kardeşimin… Birisi de gelsin benim başımı okşasın istiyorum.”

İlk ve Son 3. Sezon: Güneş (Bergüzar Korel) & Serkan (Timuçin Esen)
Bu cümle dizinin belki de en sahici yerlerinden biri. Çünkü çoğu zaman güçlü görünen insanların aslında en büyük arzusu tam olarak budur: birinin gelip omzuna dokunması.
Güneş ise başka bir yaradan geliyor. Eski evliliği, annesinin kaybı ve ailesindeki kırılmalar onun içinde sürekli bir eksiklik hissi bırakmış. Dizide ikiz kız kardeşiyle olan ilişkisi de bunu gösteriyor. Güneş’e göre kardeşinin “mükemmel” bir hayatı var: düzenli bir evlilik, çocuklar, başarı. Bu yüzden Güneş’in ona karşı zaman zaman sertleşmesi aslında kıskançlıktan çok, eksik hissetmenin verdiği öfke.
Dizi boyunca bu iki karakter birbirlerini iyileştirmek yerine bazen daha da yaralıyorlar. Ama ilginç olan şu: sevgileri hiçbir zaman bitmiyor. En büyük mesele tam da burada başlıyor. Çünkü sevgi tek başına yeterli olmuyor.
En Büyük Kırılma: Hamilelik Meselesi
Bu çatışmanın en dramatik noktası Güneş’in kalp rahatsızlığı ve çocuk meselesi. Doktor ileride hamileliğin riskli olabileceğini söylediğinde Serkan bunu kaybetme ihtimali olarak görüyor. Güneş ise tam tersine o ihtimalin içinde bir umut buluyor. Güneş için çocuk, geçmişte kaybettiği şeyleri telafi etme ihtimali. Serkan için ise yeni bir kayıp riski.
Bu yüzden hamilelik meselesi dizinin en ağır kırılmalarından birine dönüşüyor. Güneş hamile kalıyor. Serkan ilk anda çok seviniyor ama korkusu galip geliyor. Sonunda o travmatik hastane sahnesi geliyor ve bebeği aldırıyorlar. Güneş’in o sahnede söylediği cümle aslında bütün ilişkiyi özetliyor:
“Sen konuştun. Biz dinledik.”
İlişkilerde bazen en büyük kırılma bir karar değildir; o kararın kimin tarafından verildiğidir.

İlk ve Son 3. Sezon: Güneş (Bergüzar Korel) & Serkan (Timuçin Esen)
Sezonun finaline doğru zaman hızla akıyor. Kerem büyüyor, kendi hayatını kuruyor ve sevgilisi Çiçek’le bir çocuk beklediğini açıklıyor. Serkan klasik bir baba refleksiyle tepki veriyor. Güneş ise daha sakin ve anlayışlı. Bu sahne aslında onların karakterlerinin yıllar içinde değişmediğini gösteriyor.
Ama finalde dizi daha yumuşak bir yere varıyor. Kerem’in çocuğu doğmak üzereyken herkes hastanede buluşuyor. Eski kırgınlıklar, yılların sertliği biraz çözülüyor. Son sahnede Serkan’ın evinde büyük bir kahvaltı masası var. Eski eşler, çocuklar, torun… ve Güneş. O masada artık kavga yok. Yorgun ama kabullenmiş bir huzur var.
“Mavi”nin Sessiz Sembolizmi
Güneş ve Serkan’ın hiç doğmamış kızları için düşündükleri sembolik isim: Mavi. Torunları olarak hayatlarına dâhil oluyor. Serkan’ın vapurda söylediği gibi mavi, gastronomide nadir görülen bir renk. Doğada mavi yiyecek azdır. Belki de bu yüzden değerli. Tıpkı bazı duygular gibi: nadir, kırılgan ve kolay bulunmayan.
Dizinin en etkileyici sahnelerinden biri ise Güneş’in Zeynep’e söylediği uzun itiraf: “Değersiz hissetmekten çok yoruldum. Eksik hissetmekten, fazla hissetmekten çok yoruldum. Maskeli depresyonumdan yoruldum… Herkese yardım etmeye çalışıp kimseden yardım isteyememekten yoruldum. Geçmişte yaşamaktan yoruldum.”
Hep güçlü görünmeye çalışırken içten içe tükenmek… Gülümseyerek yürürken aslında çoktan yorulmuş olmak…
Belki de İlk ve Son’un asıl başarısı burada yatıyor. Büyük dramatik olaylardan ziyade küçük duygusal kırılmaları anlatıyor. İki insanın birbirini sevip yine de birbirine yetemeyebileceğini gösteriyor.
Bazen insanlar yanlış zamanda doğru insanla karşılaşırlar. Ama bazı karşılaşmaların değeri birlikte geçirilen zamandan çok, insanın kendini ve kalbini biraz daha tanımasına vesile olmasında gizlidir.