Ana sayfa » Bembeyaz: Saptırılmış Doğrular

Bembeyaz: Saptırılmış Doğrular

Yazar: Eslem Saraçoğlu

Bembeyaz: Saptırılmış Doğrular

Bu sene 26.’sı düzenlenen Gezici Film Festivali’nde 2021 yılını başarıyla kapatan birçok film gösterime giriyor. Dünya’dan on, Türkiye’den on olmak üzere toplam yirmi filmin yer aldığı festivalde başrol Mert Fırat ve yapımcı Berk Özdemir’in katılımıyla Bembeyaz filmini izleme fırsatını yakalım. 58. Altın Portakal Film Festivali’nde Siyad En İyi Film Ödülü’nü kazanan filmin yönetmen koltuğunda Necip Çağhan Özdemir oturuyor. Başrollerinde Mert Fırat’ın dışında Ece Çeşmioğlu, İnanç Konukçu, Erdem Kaynarca gibi isimlerin rol aldığı film, Özdemir’in ilk uzun metraj projesi. Aslında Bembeyaz’ın bir aile projesi olduğunu da söyleyebiliriz. Yönetmen ve senaristlikte yer alan Necip Çağhan Özdemir filmin yapım sürecinde abisiyle iş birliği içerisinde çalışmıştır.

Filmin konusu oldukça dindar bir babanın tek düze yaşayan oğlu Vural’ın (Mert Fırat) babasından öğrendiği doğruları uygulamaya çalışma hikayesi olarak ifade edilebilir. Filmin konusunu gördüğümde Mert Fırat’ı daha önce böyle bir karakterde görmediğimi fark ettim. Dışardan bakıldığında her şeyi doğru gözüken ama başta kendini doğruymuş gibi göstererek yaptığı büyük hata ile aslında dinden bir hayli uzak olan karakter son zamanlarda ülkemizde popüler hale gelen bir insan modelini tasvir eder nitelikte olmuş. Hem yönetmen hem senarist olan Özdemir’in yaptığı bir röportajda filmin senaryosunu 2018 yılında tamamladığını gördüm. Eğer bugün yazacak olsaydı senaryoyu aynı çizgide tutar mıydı çok merak ediyorum. Yine bir röportajında “Anti kahramanlar sanırım bize daha gerçek geliyor. İdealize edilmemiş kahramanlarda daha gerçeklik buluyoruz.” açıklamasını okudum. Bence bu noktada çok ince bir çizgi var eğer bir hikâyenin yanlış olan karakterini anlatmak istiyorsak tabii ki anlatırız ama bunun yolu o yanlış karakteri sempatik göstermekten geçiyorsa orada bir sıkıntı var demektir. Filmi izlerken senaryonun bu ince çizginin ne tarafında kaldığına bilhassa dikkat etmeye çalıştım.

Filmin senaryoyu işleme noktası biraz daha tartışmalı olduğu için öncelikle teknik yönden inceleme yapmak istiyorum. Görüntü ekibi genel anlamda güzel bir iş çıkarmış denebilir bazı sahnelerde mimikleri ön plana çıkartan yakın çekimler kullanılmış. Genel çekimlere ters düşseler de geçişler akışta rahatsız edici değildi. Çekimler belirli mekanlarda ve gün ışığında çekilmiş. Bu filme sabitlik getirirken bir yandan düzen de getirmiş. Bence kullanılan renkler filmi canlı tutmakta etkili olmuş. Sanat ekibinin mekanlarda kullandığı objelerde dikkat çekiciydi. Fotoğrafçı dükkanında arka planda dönen ışıklı obje iyi bir tercih olmuş. Tek düzeliğe katılan bir parıltı misali. Ses senkronizasyonunda son zamanlarda ciddi sıkıntılar yaşayan projeler görüyorum onlardan sonra bu film yıldızlı on almayı hak ediyor. Filmde hiç müzik kullanılmamış olması bende çok büyük bir eksiklik oluşturmadı. Yalnız filmde çok fazla tekrar eden diyalog vardı. “Tövbe de” kalıbını bir kenara bırakırsak diğer dini kalıplar çok tekrarlanmış. Filmin malum kırılma noktasına giden dakikalarda da “Manyak mısın sen?”, “Kafayı mı yedin sen?” gibi söylemler tekrar eden hareketlerle birleşince gereksiz olmuş. En sonda karşımıza çıkan kar sahnesi filmin ana temasını betimleyen bir doğa olayı olmasına rağmen kullanılan görüntüler yetersizdi. Daha güzel bir kar görüntüsü elde edilebilirdi.

Oyuncular hakkında genel bir görüş belirtmem gerekirse ben ekibi çok beğendim. Az sahnesini olan kişiler bile varlıklarını yeterince gösterebilmişler. Komiserin role uyumu bence mükemmeldi. Ece Çeşmioğlu’nun bazı sahnelerde oyunculuğu tiyatro ayarına kaçsa da ilerleyen sahnelerde karakterinin bunu gerektirdiğini fark ediyoruz. Mesela intihar etmeye çalışırken gerçekten çalışıyor muydu yoksa Vural için yaptığı bir gösteri miydi? Çığlıklar içinde ağlayışı vizenin çıkmayışına mıydı, hamile oluşuna mı yoksa çocuğun Vural’dan olmayışına mı? Hayatında çok ciddi bir tehdit var film boyunca onu hiç görmemiş olmamız hikâyenin dallanıp budaklanmamasının önüne geçmiş. Aslında hikâye Sonay’ın varlığından kaynaklanıyor ama senaryodaki varlığı varla yok arası. Filmin girişini yaptı ve gitti. Film merkeze tamamen Vural’ı koymak için elinden geleni yapmış. Vural demişken Mert Fırat’ın oyunculuğundan bahsetmek isterim. Bazı oyuncular ne yaparsa yapsın iyi karakter veya kötü karakter çizgisinden çıkamaz. Ben Mert Fırat’ın kötü karaktere uyumlu olduğunu düşünmüyorum. Oyunculuğunun yetersizliğinden kesinlikle değil ama aklımıza o şekilde kodlanmış mükemmel bir performans sergilese bile o çizgiden çıkamaz gibi geliyor. Bu belki de özellikle ayarlanmış bir seçimdi. Vural karakteri eleştiri alacak bir karakter olduğu için bakış açımızı yumuşatmaya çalışmışlardır. Bence amaç ne olursa olsun bu uyumsuzluğa başvurulmamalı. Film ilk başladığında Mert Fırat’ın oğluna olan davranışı (tokat) hiç gerçekçi gelmedi ta ki gerçekleri öğrenip oğluna sarılana kadar. O noktada bildiğimiz Mert Fırat’ı gördük. O merhamet duygusu da Vural’a uyan bir sahne değildi bence. Bu karakter-oyuncu çatışmasının en yoğun yaşandığı sahne açılıştaydı. Belki ben alışamadığım için öyle geldi belki de gerçekten ilk sahnede bir uyumsuzluk mevcuttu. Devam eden sahnelerde Mert Fırat bildiğimiz Mert Fırat’tı. Ben Vural karakterine bakmam gerektiği kadar kötü bakamadım, bu karar ne kadar doğru bir karar olmuş emin değilim.

Filmin vermeye çalıştığı mesaj yeterince açık olmadığından ve farklı yönlere çok rahat çekilebildiğinden bundan önceki eleştirilerde çok ağır yorumlara rastladım. Sanat eserleri bilimsel bir çıktı değildir. Herkesin farklı görmesi ve farklı yorumlaması oldukça normaldir. Ancak kadın cinayetleri konusunda ülkemiz oldukça hassas bir süreçten geçiyor. Bu filme bu dönemde eleştiri yapacak çoğu kişi filmin ironik mesajlarını dümdüz algılar. Festivalde film sonrası soru-cevap kısmına geçildiğinde bu düşünceler yükselmeye başladı ve yükseldikçe ben ekibin cevaplarına bakmaya başladım. Bu filme doğru bakabilmek için ekibin amacını kavramak çok önemli. Yoksa ister istemez yanlış yerlere çekersiniz. Filmin kırılma noktasında salonu terk eden verimsiz izleyiciye ufak bir not düşmek isterim, bir filme doğru yaklaşabilmek için filmin sonunu getirmeniz gerekiyor. En sonda yağan kar aslında bütün günahların üstünü örten bembeyaz bir tabaka gibi dursa da şunu unutmamak lazım ki her kar bir gün erir ve altındaki pislik gün yüzüne çıkar.

Şimdi benim rahatsız olduğum bir konuya gelirsek, geçmişten günümüze senaryosu kurgu olan yapımların yarısından fazlasında en az bir kişinin öldüğünü söyleyebiliriz hatta bu konuda bir istatistik çalışma yapılsa belki oranı %85’lere kadar çıkartabiliriz. Sırf ülkemizde çekildi diye, sırf zor bir dönemden geçiyoruz diye bu filmdeki kurmaca kadın karakterin ölümünü bu kadar içselleştirmememiz gerekiyor. Lakin ölümünü bir kenara bırakırsak Vural’ın eve girişinden vuruş sahnesine kadarki olan gerek bağırmaları gerek kadını oradan oraya sürüklemesi gerçekten rahatsız ediciydi. Bu kadar aşağılayıcı davranışlara yer vermeye gerek yoktu. Karakteri tanımamız içinse bile bu kadar uzatmaya ve tekrarlamaya gerek yoktu.

Senaryonun yazıldığı yıl ile günümüz arasında değişen birçok şey oldu. Bugün çekilse belki film daha anlaşılır çekilirdi ve yönü bu kadar şaşmazdı. Farklı görüşteki izleyicilerin düşüncelerini dinlemek, ekibin tepkilerini görmek beni oldukça etkiledi. Katıldığım en verimli festivallerden biri oldu. Belki ilerleyen günlerde ekiple bir röportaj gelebilir. Takipte ve sinemayla kalın.

Bembeyaz: Saptırılmış Doğrular

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap