A House of Dynamite: Sinir Uçlarınızla Oynayacak Kadar Sarsıcı
Soğuk Savaş dönemi başladığında ABD, Küba üzerinden; Sovyetler ise Türkiye üzerinden nükleer füzeler atmıştı. Fakat Soğuk Savaş bittiğinde, ABD nükleer silah üretimini en aza indirgemişti. Ta ki bugüne kadar. Bugün bilinen durum, belli olmayan bir yerden fırlatılan bir füzenin insanlığı bitirme ihtimalinin olduğudur.
Bu yazı, birazdan bahsedeceğim A House of Dynamite filminin açılışında yer alan bir cümleydi. The Hurt Locker (2008) filmiyle Oscar kazanan ilk kadın yönetmen Kathryn Bigelow’un yeni filmi A House of Dynamite, nereden geldiği bilinmeyen bir yerden Amerika’ya saldırmak üzere olan bir füzenin hikâyesini; Beyaz Saray’da insanlığı, sevdiklerini ve vatanını kurtarmak adına verilen ahlaki kararlar ile füze saldırısına karşı verilen mücadeleyi üç farklı bölümde ele alarak anlatıyor. Başrollerinde Idris Elba, Rebecca Ferguson, Gabriel Basso, Greta Lee, Moses Ingram ve Jason Clarke’ın yer aldığı film, Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan, Camerimage Film Festivali’nde ise Altın Kurbağa için yarıştı. Film, bu hafta itibarıyla Netflix’te yayına girdi.
Hikâye günümüzde geçiyor. Amerika’da, en önemli ve hayati kararların alındığı Beyaz Saray’da sıradan bir gündeyiz. ABD Başkanı basketbol maçına gitmeye hazırlanıyor; ailesini bırakan yüzbaşı, stratejik kararlarıyla Beyaz Saray’ın yönetimini şekillendiriyor; askerler hem kapıda hem bilgisayar başında nöbet tutuyor; Jake Baerington ise bazı yerlere geç kalan ama yine de Beyaz Saray’a ulaşmayı başaran biri. Savunma Bakanı Reid Baker ise ülkenin seyrini değiştiriyor. Yani aslında Beyaz Saray’da hem bir gerginlik hem de güllük gülistanlık hâkim. En azından normalde böyle. Fakat bu düzen yerle bir olmak üzeredir. Çünkü bilinmeyen bir yönden gelen bir füze saldırısı ABD’yi vurmak üzeredir. Bu saldırı, gerçekleşmeden önce herkesin en ufak bir hataya yer vermeden, ahlaki ve toplumsal açıdan doğru kararlar vermesi gerekmektedir.

A House of Dynamite: Sinir Uçlarınızla Oynayacak Kadar Sarsıcı
Beyaz Saray’da topun ağzında olan herkes, hem insanlığı hem ülkeyi hem de sevdiklerini kurtarmak için son derece gergin ve acımasız bir mücadeleye giriyor. En ufak bir hatayı affetmeyecek kadar acımasız olan bu saldırı, alınan her kararın gerginliğini sonuna kadar hissettiriyor. Fakat bunların dışında ve belki de bize en çok dokunan tarafıysa, filmdeki karakterlerin gerginlikleri, sevdiklerine son kez söyledikleri sözler ve ülkeyi, yönetimi değiştirecek kadar hayati öneme sahip “dinamit”lerdir.
Evet, filmin adını alan “dinamit” kelimesi aslında en ufak bir yanlışın, gitgide patlamaya hazır hâle gelen bir yönetimin mecazi bir adıdır. Başkan’ın soğukkanlılığı, askerlerin gergin bekleyişleri, yüzbaşının son ana kadarki mücadelesi, diğer ülkelerle olan zayıf ilişkiler ve belki de en acı tarafı, Chicago’da yaşayan kızından ayrı olan Savunma Bakanı’nın Beyaz Saray’dan sessizce çekip gidişidir.
Hikâye son derece gergin, belgesel tarzında ve şoke edici bir dille anlatılmış. Bigelow, hikâyeyi doğrusal (lineer) bir şekilde anlatmamakla birlikte, herkesin farklı bakış açısından aynı olayı ele almış. Başka karakterlere geçtikçe zaman geriye akıyor ve bu da filmin, hikâyeden çok karakterlerine ve onların ruh hâllerine odaklanmamız gerektiğini hatırlatıyor. Karakterlerin farklı ruhları ve bakış açılarıyla hikâye anlatımını beğendim. Savaş, kritik kararlar, hatalar, insanlığı ve sevdiklerini kurtarma gibi temalarla 1 saat 55 dakikalık gerilim adeta “yağ gibi akıyor”. Diyalogları da kesinlikle beğendim; her biri hikâyeye yeni bir boyut kazandırıyor. Ayrıca film bize şu soruları sorduruyor: Savaş gerçekten durdurulabilir mi, yoksa durdurulmadığı takdirde insanlık kurtulabilir mi? Bu iki sorunun cevabını, filmi izledikçe siz kendiniz bulacaksınız.

A House of Dynamite: Sinir Uçlarınızla Oynayacak Kadar Sarsıcı
Sinematografi tarafına geldiğimizde, cinema-verité anlatısına sahip durmak bilmeyen kamera hareketleri ve sıkça başvurulan zoom-in & zoom-out teknikleri hikâyenin gerginliğini daha da artırıyor. Karakterlerin yakın – orta plan çekimleri, hikâyenin bizim sinir uçlarımızla oynamasını sağlıyor. Kurgusal açıdan başa dönen ama farklı açılardan anlatım sayesinde film sürükleyici hâle geliyor. Kısacası, görsellik hikâyeye hizmet etmeyi başarıyor ve filmin gerginliğini biz de ister istemez hissediyoruz.
Yaylıların ağırlıklı olduğu müzikleri de çok etkileyici. Açık konuşmak gerekirse, müzikler filmin dramatik yapısı ve gerilimi açısından oldukça güçlü. Sinematografisi gibi müziklerin yarattığı gerginlik de cabası. Ses tasarımları ilgi çekici ve baştan sona şoke edici. Özellikle film boyunca susmayan telsizler, sinyal bozucu gürültüler ve sonlara doğru çalan siren sesleri, filmi seyredilebilir hâle getiren önemli detaylardan biri.
Oyunculuklar da sağlamdı; fakat ben en çok Rebecca Ferguson, Idris Elba, Jared Harris, Willa Fitzgerald ve Tracy Letts’i sevdim. Bu oyuncular sahici performanslarıyla aklımı çelmeyi başardı. Rollerine kattıkları alt metinler, mimikler ve hareketlerle oldukça etkileyici olmuşlardı.

A House of Dynamite: Sinir Uçlarınızla Oynayacak Kadar Sarsıcı
Yavaşça toparlayacak olursam; A House of Dynamite, başlıkta da belirttiğim gibi, sinir uçlarınızla oynayacak kadar sarsıcı. Sadece senaryo açısından değil, sinematografik ve müzikal yönüyle de güvensizliğimizi sonuna kadar hissettiriyor. Yapılan hataların ve verilen net kararların ülkenin seyrini değiştirmekle kalmayıp, en doğru görünen kararların bile büyük bir hataya dönüşebileceğini gözler önüne seriyor. Netflix’in geleneksel yıl sonu prestij filmlerinden ilkiyle başlamış bulunuyoruz. Bakalım daha neler gelecek… Neyse, yazıyı sonlandırıyorum; hepinize iyi seyirler diliyorum.
Puan: 4,5 / 5