Yo (Love is a Rebellious Bird): Tüylü Bir Şeydir Şu Yas
Yo (Love is a Rebellious Bird) (2026), Anna Fitch ve Banker White tarafından yönetilen bir belgesel. Anna Fitch’in yakın arkadaşı Yolanda Shea’nın ölümünün ardından şekillenen film, yas, hafıza ve sanat üzerine oldukça kişisel bir hikâye anlatıyor. 29. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde FIPRESCI Ödülü’nü kazanan film, özellikle sanat ve yaşamı bir araya getirme biçimiyle aklımda kaldı.
Film üzerine düşündüğümde beni en çok etkileyen şey yasın ele alınış biçimi oldu. Yas çoğu zaman birini geride bırakmak, kabullenmek ve hayatına devam etmek üzerinden anlatılıyor. Birini kaybedersin; bir süre inkâr eder, öfkelenir, üzülür ve sonunda hayatına devam etmeyi öğrenirsin. Bu film ise bana biraz farklı bir yerden seslendi. Sanki asıl soru, kaybettiğimiz insanları nasıl bırakacağımız değil de onları nasıl yaşatmaya devam edeceğimiz.

Yo (Love is a Rebellious Bird): Tüylü Bir Şeydir Şu Yas
Yo (Love is a Rebellious Bird) İncelemesi: Yasın Yeni Bir Biçimi
Bir insanı kaybetmeye dair en zor şeyin, onun gitmesinden ziyade geri kalan hayatını onunla paylaşamamak olduğunu düşündüm hep. Hayattaki ufak zevkleri, zaferleri ve kederleri birlikte yaşayamamak. Mezuniyetini göremeyişi, düştüğünde yanında olamayışı ya da çocuğunun büyüdüğünü hiç bilemeyecek olması. Günün sonunda hepimiz hayatlarımıza tanıklar arıyoruz ve birini kaybettiğimizde yalnızca o kişiyi değil, onunla birlikte yaşayabileceğimiz ve üretebileceğimiz şeylerin potansiyelini de kaybediyoruz.
Anna için de durum biraz böyle. Yine de onun yas sürecinde çok tanıdık bir iz görüyoruz: yaşayamayanlar için de yaşamak, göçmüş olanı bir şekilde hayatta tutmaya çalışmak. Kimisi bunu kaybettiği kişinin alışkanlıklarını edinerek yapar, kimisi eşyalarını saklar, kimisi onunla konuşur. Anna ise bunu Yo’yu anlattığı hikâyelerde ve sanatında yaşatarak yapıyor gibi.
İnsanlar öldükten sonra tamamen kaybolmuyor. Bir insan çocuğunda yaşamaya devam edebilir; yüzünde, davranışlarında ve bıraktığı değerlerde. Sanatında yaşamaya devam edebilir; geride bıraktığı eserlerde ya da onun ardından üretilen yeni eserlerde. Bazen de onu seven insanların içinde yaşamayı sürdürür. Kullandığımız kelimelerde, alışkanlıklarımızda ve dünyaya bakışımızda izleri kalır. Bu yüzden kayıp, her zaman mutlak bir yok oluş anlamına gelmez.
Yo, Love is a Rebellious Bird Belgeselinde Sanat ve Hafızanın Gücü
Bu fikir, film boyunca karşımıza çıkan minyatürlerde çok güçlü bir şekilde hissediliyor. Minyatürler yalnızca geçmişi temsil eden nesneler gibi görünmüyor. Daha çok, kaybedilen bir insanı dünyada tutmanın bir yolu hâline geliyorlar. Bu yüzden onları yalnızca estetik bir tercih olarak değil, yaratıcı bir yas pratiği olarak gördüm.
Filmin sonunda öğrendiğimiz bir detay da bu fikri benim için daha da güçlendirdi. Anna Fitch, filmi tamamlamasının yaklaşık on yıl sürdüğünü ve filmin bitmesini istemediği dönemler olduğunu anlatıyor. Çünkü film bittiğinde sanki Yolanda’ya tamamen veda etmiş olacakmış gibi hissetmiş. Bu noktada film yalnızca yas üzerine bir anlatı olmaktan çıkıyor, yasın kendisine dönüşüyor. Film devam ettiği sürece Yolanda’nın hikâyesi de devam ediyor.

Yo (Love is a Rebellious Bird): Tüylü Bir Şeydir Şu Yas
Sanat, burada bir anma aracından çok daha fazlası hâline geliyor. Sanırım bu yüzden filmi izlerken aklımda daha önce okuduğum bir kitaptaki bir alıntı dönüp durdu:
“Aklı başında her insan, yasın uzun vadeli bir proje olduğunu bilir. Acele etmeyi reddediyorum. Üstümüze atılmış acıyı kimse ne yavaşlatsın ne hızlandırsın ne de düzeltsin.”
Bu cümle, filmin hissettirdiği şeyi çok iyi özetliyor. Yas, bitirilmesi gereken bir süreç ya da aşılması gereken bir engel değil. Bazen tam tersine, kaybettiğimiz insanlarla kurduğumuz ilişkinin yeni bir biçim alması.
Yo (Love Is a Rebellious Bird) bana yasın unutmakla ilgili olmadığını yeniden hatırlattı. Bazen bir kaybı kabullenmek, geride bırakmak yerine onları da yanımıza alarak yaşamayı öğrenmekten geçiyor. Belki de sevdiğimiz insanlar tam olarak burada yaşamaya devam ediyorlar.
“Any sensible person knows grief is a long-term project. I refuse to rush. The pain that is thrust upon us let no man slow or speed or fix.” (Grief is the Thing with Feathers, Max Porter)