The Murder of Rachel Nickell: Formülsel Bir True-Crime
Netflix, son dönemde true-crime belgesellerinde alışılagelmiş anlatısıyla, rotayı sistem eleştirisine ve mağdur psikolojisine çevirdiği yapımlarla karşımıza çıkıyor. Bunun son örneği, 4 Haziran’da platformda yerini alan ve 1992 yılında Londra’da gerçekleşen trajik bir cinayeti merkezine alan The Murder of Rachel Nickell belgeseli. Yönetmen koltuğunda BAFTA adaylığı bulunan Lucy Bowden’ın oturduğu bu tek bölümlük uzun metraj belgesel, sadece vahşi bir cinayetin anatomisini sunmuyor, aynı zamanda polislerin medya baskısını kaldıramayışına, tıp biliminin sınırlarını ve adalet sisteminin manipülatif dehlizlerini masaya yatırıyor.
Netflix’in bu belgeselle eş zamanlı olarak, olayın mağdurları Alex ve André Hanscombe’un perspektifine dayanan 3 bölümlük kurmaca drama dizisi The Witness’ı da yayınlamış olması, platformun aynı vakayı iki farklı anlatı stratejisiyle sunma niyetini gösteriyor. Ancak belgesel, kurgunun bıraktığı boşlukları gerçek belgeler ve adli tıp tanıklıklarıyla doldurmaya çalışsa da ne yazık ki vaat ettiği derinliğe ulaşamayarak orta seviye bir yapım olmaktan öteye geçemiyor.

The Murder of Rachel Nickell: True-Crime Janrında Etik ve Kurumsal Kusur
“Honeytrap” Skandalı ve Kurumsal Başarısızlığın Anatomisi
15 Temmuz 1992’de, 23 yaşındaki model Rachel Nickell’ın Wimbledon Common parkında, 2 yaşındaki oğlunun gözleri önünde katledilmesi, dönemin Britanya medyasında devasa bir infial yaratmıştı. Belgeselin kağıt üzerinde anlatı yapısını güçlü kılan ilk unsur, odak noktasını katilin vahşetinden ziyade, Londra Polisinin bu medya baskısı karşısında düştüğü “flawed investigation” (kusurlu soruşturma) batağına çevirmesi.
Somut hiçbir DNA veya adli tıp kanıtı olmaksızın, tamamen suçlu profilleme uzmanlarının teorilerine dayanarak Colin Stagg isimli masum bir yerel vatandaşa odaklanan polis, belgeselde gerilim unsuru olarak işleniyor. Polisin, Stagg’den itiraf koparabilmek adına bir kadın gizli ajan kullanarak yürüttüğü ve tıp etiğini hiçe sayan “honeytrap” operasyonunun arşiv kayıtları ve ses dökümleriyle sunulması, izleyicide ciddi bir sistem sorgulaması yaratıyor. Dava 1994’te mahkemede çökerken, belgesel bize adaletin bazen bizzat koruyucuları tarafından nasıl geciktirildiğini net bir biçimde gösteriyor.

The Murder of Rachel Nickell: True-Crime Janrında Etik ve Kurumsal Kusur
Polisin yanlış şüpheliyle vakit kaybettiği süreçte, asıl katil olan seri cinsel saldırgan Robert Napper’ın serbest kalmaya devam etmesi ve bu süreçte Samantha Bisset ile 4 yaşındaki kızını da katletmesi, belgeselin dramatik tonunu yükseltiyor. Dönemin önde gelen adli tıp uzmanı Dr. Angela Gallop gibi isimlerin tanıklıkları, 2000’li yıllarda gelişen DNA teknolojisinin karanlıkta kalmış bir vakayı nasıl aydınlattığını gösteriyor.
Formülsel Tıkanma, Sığ Karakterizasyon ve Janr Yorgunluğu
Yapımın etik mesafesi ve arşiv zenginliği ilk bakışta takdir toplasa da sinematografik açıdan bakıldığında ciddi bir janr yorgunluğu ve ritim sorunu göze çarpıyor. Belgesel, teknik olarak Netflix’in standart, fabrikasyon true-crime dilinin dışına milim çıkamıyor. Türün sıkı takipçileri için bu durum, sinemasal bir yenilik sunmayan, jenerik bir televizyon işi izleme hissi yaratıyor.
En büyük handikap ise belgeselin derinleşmesi gereken noktalarda yüzeyde kalması. Katil Robert Napper’ın bu cinayeti neden işlediğine dair rasyonel veya psikolojik bir motif sunulamaması, vakanın tamamen rastgele bir “stranger attack” olarak geçiştirilmesi, katil psikolojisine dair daha derin okumalar veya sosyolojik analizler bekleyen seyircide büyük bir boşluk hissi bırakıyor. Olayın karmaşıklığı adli tıp mucizesine indirgenirken, insan psikolojisinin karanlık dehlizleri teğet geçiliyor.

The Murder of Rachel Nickell: True-Crime Janrında Etik ve Kurumsal Kusur
Bununla birlikte, yapım her ne kadar katili canavarlaştırarak parlatmak yerine cinayetin tek tanığı olan Alex Hanscombe ile babası André’nin yaşadığı travmaya ve bağışlama sürecine odaklanarak etik bir duruş sergilemeye çalışsa da bu dramatik aksı da sinemasal bir derinlikle işleyemiyor. Acıyı metalaştırmama hassasiyeti takdir edilse de bu tercih, anlatının yer yer bir belgeselden ziyade didaktik bir kamu spotu havasına bürünmesine yol açıyor.
Son Söz
Sonuç olarak The Murder of Rachel Nickell, medyanın, kamuoyu baskısının ve hatalı soruşturma yöntemlerinin adaleti nasıl kör edebileceğini göstermesi açısından önemli bir dosya sunsa da bunu sinematografik bir başarıya dönüştüremiyor. Türün formülsel kurgu zaaflarını sonuna kadar taşıyan, derinlikten yoksun ve vasatın üstüne çıkamayan yapısıyla hayal kırıklığı yaratabilecek, orta seviye bir araştırma denemesi olmaktan öteye gidemiyor.
Eğer sizler de düşüncelerinizi paylaşmak isterseniz Ekranom uygulamamızda buluşalım. Şimdiden iyi seyirler!