Uluğbeyler: Erol Güngör: Zamanı ve Mekânı Yapay Zekâyla Kazımak
Klasik biyografinin lineer prangalarını deneysel bir kurgu, yapay zekâ estetiği ve Z kuşağının dinamizmiyle kıran Doç. Dr. Mesut Aytekin imzalı Uluğbeyler: Erol Güngör, yarım asırlık siyah-beyaz bir entelektüel mirası 21. yüzyılın teknolojik gerçekliğinde yaşayan, nefes alan saf bir zaman-bellek nesnesine dönüştürüyor.
Biyografik belgeseller, toplumsal hafızanın tozlu raflarını havalandıran didaktik birer görsel arşiv olmanın ötesine geçebildikleri ölçüde sinemasal bir değer kazanırlar. Ele aldıkları şahsiyetin zihin haritasını bugünün dünyasına tercüme etmek, sadece geçmişe bakmayı değil, şimdinin içinden geleceğe doğru esneyen bir köprü kurmayı gerektirir. Kültür Ocağı Vakfı yapımcılığında ve T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü destekleriyle hayata geçirilen, “Uluğbeyler Belgesel Dizisi”nin bu son halkası, tam olarak bu sorumluluğu merkezine alıyor. Yönetmenliğini Doç. Dr. Mesut Aytekin’in üstlendiği Uluğbeyler: Erol Güngör belgeseli, Türk düşünce hayatının en erken kaybedilmiş ve belki de en derinlikli figürlerinden birini, statik bir anma nesnesi olmaktan çıkarıp yaşayan bir entelektüel modele dönüştürüyor.

Uluğbeyler: Erol Güngör: Zamanı ve Mekânı Yapay Zekâyla Kazımak
Geleneksel Anlatının Sınırlarını Aşan Dijital Bir Arkeoloji
Belgeselin asıl sarsıcı yönü, klasik biyografi anlatısının tek boyutlu ve kronolojik sınırlarını radikal bir biçimde reddetmesi. Görüntü yönetmenliğini Doç. Dr. Onur Akyol’un, yönetmen yardımcılığını ise Doç. Dr. Ümit Sarı’nın üstlendiği yapım toplamda 6 aylık kapsamlı bir araştırma ve 2,5 yıllık titiz bir çekim sürecinin ürünü olarak karşımıza çıkıyor. Beş farklı ilde (İzmir, Ankara, Konya, Kırşehir ve İstanbul) Erol Güngör’ün yaşamına tanıklık etmiş 25 isimle gerçekleştirilen derinlemesine mülakatlar, alışılagelmiş konuşan kafalar belgeselciliğinin rehavetine kapılmıyor. Aksine, Erol Güngör’ün eşi Prof. Dr. Şeyma Güngör’ün danışmanlığında örülen bu anlatı, geçmişin ruhunu yapay zekâ teknolojileriyle ve genç kuşağın varlığıyla harmanlayan deneysel, paralel bir kurgu mimarisi inşa ediyor.
Deleuze’cü bir okumayla yaklaştığımızda Aytekin’in kamerası hareketi askıya alan, geçmişin donmuş karelerini bugünün dijital imkânlarıyla akışkanlaştıran bir zaman-imge alanı yaratıyor. Arşivlerden alınan siyah-beyaz fotoğrafların yapay zekâ desteği ile hareketlendirilmesi ve anlatılan anekdotların yine dijital zekâyla görselleştirilmesi, anlatıyla organik bir bağ kuruyor. Bu tercih, seyirciyi kolay tüketilebilir bir tarihsel güzellemenin dışına fırlatarak, fikirlerin yaşayan ve ilerlemekte olan nesille kurduğu güçlü bağı hatırlatıyor. Yarım asırlık siyah-beyaz kareler yalnızca çağdaş dünyaya taşınmıyor, bu mirasın zamansızlığı ve entelektüel geçerliliği bizzat sinematografik bir form olarak somutlaşıyor.

Uluğbeyler: Erol Güngör: Zamanı ve Mekânı Yapay Zekâyla Kazımak
Mekânın Üç Boyutlu Hafızası ve Z Kuşağının Direnci
Belgesel, Güngör’ün entelektüel gelişimini coğrafi birer koordinat olmanın ötesinde, düşünsel birer kilometre taşı olan üç ana durak üzerinden temellendiriyor: Kırşehir, İstanbul ve Konya. Kırşehir’in kültürel mayasıyla filizlenen, İstanbul Üniversitesi’nin koridorlarında akademik bir olgunluğa erişen ve Konya’da kurucu idari bir iradeyle somutlaşan bu hayat, mekânların ruhunu taşıyan dinamik bir kurguyla işleniyor. Hayatının geçtiği bu topraklara bizzat gidilerek yapılan çekimler, arka plandaki gençlerin hikayeleriyle birleştiğinde klasik biyografi katmanlaşarak üç boyutlu bir derinliğe ulaşıyor.
Bu mekânsal yolculuğa eklemlenen en özgün sinematografik damar ise Z kuşağının anlatıdaki aktif varlığı olarak karşımıza çıkıyor. Yapım, gençleri edilgen birer izleyici ya da geçmişi alkışlayan birer figüran olarak konumlandırmıyor. Dijitalleşmenin en görünür enstrümanlarından biri olan platform programlarının belgesele dahil edilmesi –özellikle “Bay E ile Geziyoruz” geçişleri– gençlerin Güngör’ü bir rehber olarak benimseyerek onun perspektifini bugünün dünyasına nasıl entegre ettiklerini kanıtlıyor. Genç kuşağın bu dinamik varlığı ve kolektif emeği, üniversite-sektör iş birliğinin de ötesine geçerek, düşünsel mirasın dijital kültür aracılığıyla yeniden dolaşıma sokulmasına imkân tanıyor.
Kültürel Devinim ve Halkla Barışık Bir Aydın Modeli
Uluğbeyler: Erol Güngör’ün düşünsel arka planını kuran en temel izlek, Güngör’ün modernleşme sancılarını sosyal psikoloji disipliniyle anlama çabasındaki analitik derinlik. Güngör için modernleşme, geçmişin üzerine sünger çekilen radikal bir kopuş değil, toplumun kendi iç dinamikleriyle yeni şartlara adapte olduğu organik, süreklilik arz eden bir kültürel devinim. Belgesel, tam da bu noktada baştan beri Güngör ile uyum içinde olan dilini bir adım daha ileri götürerek kurgusal ve deneysel anlatılara kapı açıyor. “Töre Dergisi Programı” ile gerçekleştirilen kurgusal anlatı, Türk kültürünün distopik dünyalara ev sahipliği yapabileceğini, farklı sinematografik biçimlere adapte olabileceğini gösteren cesur bir hamle olarak parlıyor.

Uluğbeyler: Erol Güngör: Zamanı ve Mekânı Yapay Zekâyla Kazımak
Böylece teknolojinin gelişimi ve yeni neslin varlığı bir yozlaşma ya da kültürel kayıp olarak değil, geleneğin yeniden üretilebildiği canlı bir zenginleşme alanı olarak hissettiriliyor. Belgesel, Güngör’ün halk ile aydın arasındaki o kronik kopukluğu gideren özgün duruşunu kameraya aktarırken didaktik bir dış sese sığınma ihtiyacı duymuyor. Bunu Güngör’ün Selçuk Üniversitesi’ndeki rektörlük döneminde halkla kurduğu gönül bağını aktaran canlı tanıklıklarla yapıyor. Aydın figürünün halka yukarıdan bakan elitist tavrını reddeden bu duruş, günümüzün kutuplaşmış kültürel ikliminde hâlâ geçerliliğini koruyan, kapsayıcı bir entelektüel model sunuyor.
Kısacası
Uluğbeyler: Erol Güngör, alışılagelmiş kronolojik belgesel kalıplarını elinin tersiyle iten, sinemanın disiplinlerarası gücünü yapay zekâ ve dijital estetikle perçinleyen çağdaş bir hafıza nesnesi. Doç. Dr. Mesut Aytekin ve ekibi, izleyiciye yalnızca kaybedilmiş bir değerin nostaljik portresini sunmuyor aksine onun fikirlerinin bugünün dijitalleşen, hızla akan ve kutuplaşan dünyasında hâlâ ne denli taze, dirençli ve yol gösterici bir pusula olduğunu estetik bir dille belgeliyor.