Anasayfa İncelemelerDizi İncelemeleriSirens: Gücün Karanlık Cazibesiyle Umutsuz Bir Mücadele

Sirens: Gücün Karanlık Cazibesiyle Umutsuz Bir Mücadele

Yazar: Şeyda Taşkıner
Sirens: Gücün Karanlık Cazibesiyle Umutsuz Bir Mücadele
Sirens: Gücün Karanlık Cazibesiyle Umutsuz Bir Mücadele

Maid dizisi ile tanıdığımız Emmy adayı senaryo yazarı ve yapımcı Molly Smith Metzler’ın üniversite yıllarında kaleme aldığı bir tiyatro oyunundan uyarladığı kara komedi türündeki mini dizi Sirens, geçtiğimiz hafta Netflix kütüphanesine eklendi.

Dizinin başrollerinde Oscar ödüllü aktris Julianne Moore ile ilk kez House of the Dragon‘da genç Rhaenyra Targaryen olarak karşımıza çıkan Milly Alcock, The White Lotus‘un ikinci sezonunda izlediğimiz yetenekli oyuncu Meghann Fahy ve It’s Always Sunny in Philadelphia‘dan tanıdığımız Glenn Howerton yer alıyor.

Sirens: Gücün Karanlık Cazibesiyle Umutsuz Bir Mücadele

Karakterler arasındaki kompleks ve katmanlı dinamiklere odaklanan dizinin merkezinde yer alan Simone’u (Alcock), milyarder hayırsever Michaela Kell’in (Moore) özel asistanı olarak izliyoruz. Güncel olarak kısmen izole bir adadaki mülklerinde yırtıcı kuşları koruma ve rehabilite etme işiyle meşgul olan Kell çiftinin hem profesyonel hem de bireysel hayatlarını çekip çevirme işleri tamamen Simone’a bırakılmış durumda ve özellikle Michaela, veya kendi hitap şekliyle “Kiki” ile aralarındaki ilişki profesyonel olmaktan oldukça uzak görünüyor.

Simone’un Michaela’nın işlerini yürütüp ondan sorumlu olduğu gibi, Michaela’nın da asistanının hayatındaki birçok şeye müdahil olduğunu izliyoruz. Yer yer kendi tarzına çok benzemesiyle dikkat çeken dış görünüşünden nasıl davrandığına, etraftaki insanlarla iletişimine kadar Simone’un kendi kafasında tasarladığı gibi biri olmasına ekstra özen gösteriyor Michaela.

Bu durumun tuhaflığı ise, yürüttükleri organizasyonda yalnızca “bir şeylerle meşgul” olduklarını bildiğimiz Astrid, Lisa ve Cloe isimli, birbirinin ve bu iki kadının da kopyası gibi görünen üç kadının senaryoya dahil olmasıyla ortaya çıkıyor. Birer kopya, hatta klon izlenimi vermelerinin yanı sıra, bu üç kadın devamlı ezberden ve ağız birliği yapmış gibi konuşuyor ve dolayısıyla Michaela’nın “minion”ları gibi davranarak adeta kendi kimliklerini yitiriyor ve tek bir tipin yansımasına dönüşüyorlar.

Sirens: Gücün Karanlık Cazibesiyle Umutsuz Bir Mücadele

Her ne kadar bahsettiğim bu üçlü kadar olmasa da Simone’un da bir kimlik kaybı yaşadığı veya yaşamakta olduğu ortada; ancak kendisi, adeta ilahi bir figür olarak gördüğü Michaela’nın kanatları altında olmaktan son derece memnun olduğu için bu durumun farkında olmaktan oldukça uzak görünüyor. Ona bu farkındalığı yaşatması gereken faktör olarak, bu noktada senaryoya Simone’un ablası Devon (Meghann Fahy) dahil oluyor.

Sirens: Gücün Karanlık Cazibesiyle Umutsuz Bir Mücadele

Bir fast food dükkânında garson olarak çalışan ve her ne kadar bunun için çabaladığını hissettirse de hayatını bir türlü yoluna koyamayan Devon’ın dahil olmasıyla, Simone’un ve ailesinin geçmişindeki travmatize edici olaylar zincirini öğreniyoruz. Yani bir bakıma Simone’un nelerden kaçtığını, Kell ailesini neden sığındığı bir liman olarak kabul ettiğini ve sonuçlarına neden memnuniyetle katlandığını anlamış oluyoruz.

Sirens: Gücün Karanlık Cazibesiyle Umutsuz Bir Mücadele

Bir kız kardeşi olduğundan dahi Michaela’ya veya başkalarına bahsetmeyen Simone, Devon’ın aniden ortaya çıkmasıyla zor duruma düşüyor. Devon’ın kendisi de Michaela’nın dikte ettiği kalıba girmeye yatkın bir karakter yapısına sahip olmadığı için adada bazı zorluklarla mücadele ediyor. Yeni bir perspektif aracılığıyla aileye daha çok şüpheyle bakma eğilimine giren seyirci, Kell ailesi hakkında görünenden fazlasının, daha karanlık bir taraflarının olduğuna ikna oluyor.

Benim aklıma gelen ilk ihtimal, Michaela’nın sık tekrarladığı kendine has bir hareketi ve en olmadık zamanlarda tekrarlamaya alışkın olduğu “Hey hey” hitabını da düşününce, bir tarikat yönetiyor olmalarıydı. Daha sonra cinayet şüphesiyle birlikte Devon’ın aklına gelen durum da bu olmasına rağmen, bu dikkat çeken konunun çözüm kısmında dizinin çok da fonksiyonel olamadığını ve finalde bir “reverse climax” ile sönümlenmesinin sanırım benim için dizi hakkındaki en büyük hayal kırıklığı olduğunu düşünüyorum.

Son bölümlerde kız kardeşlerin babasıyla birlikte başka bazı karakterlerin aniden adada belirmesi sonucunda yaşanan birtakım sürpriz gelişmeler, dizinin komedi tonunu artırma çabasında olsa ve yer yer başarılı da olsa, bu peş peşe gelişen olağanüstü hareketli sahnelerin gizem unsurunun ele alınmasında bir engel gibi hissettirdiğini ve sonuç olarak da hikâyenin çözüm kısmının güçsüz kalmasına yol açtığını belirtmek zorundayım.

Sirens: Gücün Karanlık Cazibesiyle Umutsuz Bir Mücadele

Dizinin beş bölümlük işleyiş süresinde olabildiğince şey anlattığını kabul etsem de, bölümler arasında dengeli bir dağılım olmadığını düşünüyorum. Karakterler hakkında öğrenilecek kısımların sonlara saklanmasından dolayı biraz fazla peş peşe gelmese ve zaman zaman senaryoda işlenmeyen detaylara yer verilmeseydi, daha güzel bir iş ortaya çıkabilirdi bana kalırsa. Ya da beş yerine sekiz bölüm gibi bir format tercih edilse, belki hikâye daha organik ilerleyebilir ve son bölümlerdeki tematik kalabalıktan kaçınılabilirdi.

Oyuncu seçimleri sanırım bu mini dizi hakkında en çok takdir ettiğim unsur oldu. Julianne Moore’un doğuştan gizemli aurası ve Meghann Fahy’nin hayat verdiği Devon karakterinin sorumlulukları altında bastırılmış öfkeyle karışık kırılganlığını seyirciye daha iyi yansıtabilecek aktrisler düşünsem de farklı birileri aklıma gelmiyor.

Diziyle ilgili son olarak eleştirmek istediğim şey, gidişatla ilgili spoiler vermeden ifade etmem gerekirse, finalin “full circle” bir formata oturtulması. Dizi boyunca “canavar” olarak algılanan kadınların arkasındaki toplumsal bakış açıları oldukça etkili bir şekilde sorgulanırken ve ana karakterlerin travmalarını arkada bırakırken kendilerinin daha iyi bir versiyonuna dönüşme mücadelesi incelenirken, özellikle de Simone karakteri için böylesine özensiz bir sonun uygun görülmesi bana kalırsa verilmek istenen mesajı da baltalamış oluyor.

Sirens: Gücün Karanlık Cazibesiyle Umutsuz Bir Mücadele

Tüm bunlara rağmen, beş bölümlük seyir süresinde merak unsurunu ayakta tutmakta başarılı ve keyifli bir mini dizi olmuş Sirens. Ayrıca zaman zaman fazla karikatürize, zaman zaman da fazla teatral gelse de olabildiğince canlı görselliği, atmosferi, dinamik karakter yapısı ve güçlü oyuncu seçimleri ile izlemekten keyif alacağınız bir yapım olduğunu düşünüyorum. Netflix arşivinde birkaç gün içinde bitirilebilecek alternatif bir seçenek arıyorsanız, bence bir göz atmaya değer. Sonraki yazılarda görüşmek dileğiyle!

Sirens: Gücün Karanlık Cazibesiyle Umutsuz Bir Mücadele

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap

Bu internet sitesinde, kullanıcı deneyimini geliştirmek ve internet sitesinin verimli çalışmasını sağlamak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Bu internet sitesini kullanarak bu çerezlerin kullanılmasını kabul etmiş olursunuz. Kabul Et Daha Fazlası...