Anasayfa İncelemelerFilm İncelemeleriThe Light: Aile Dramı Üzerinden Avrupa’nın Vicdan Muhasebesi

The Light: Aile Dramı Üzerinden Avrupa’nın Vicdan Muhasebesi

Yazar: Tuğçe Ulutuğ

The Light: Aile Dramı Üzerinden Avrupa’nın Vicdan Muhasebesi

Merhabalar! Bu yazıda birlikte, İstanbul Film Festivali kapsamında izleme fırsatı bulduğum Das Licht (The Light) filmini deşiyoruz. Tom Tykwer’in son filmi olan Das Licht (The Light), dünya prömiyerini Berlin Film Festivali’nde yapmıştı.

Filmi merak etmemin en büyük sebeplerinden biri, işin hem yazarı hem de yönetmeni olan Tom Tykwer. O sebeple filme girişmeden önce kısaca size yönetmenden bahsetmek isterim.

Tom Tykwer, Alman sinemasının en özgün ve enerjik seslerinden biri. 1998 yapımı “Run Lola Run” (Koş Lola Koş), punk estetiği ve techno müzikle kurgulanmış dinamik yapısıyla sadece Almanya’da değil, tüm dünyada büyük ses getirmişti. Diğer bir ses getiren işi ise 2006’da Patrick Süskind’in romanından uyarladığı “Perfume: The Story of a Murderer” (Koku: Bir Katilin Hikayesi) oldu. Görsel anlatımı, müzikle kurduğu bağ ve kokunun sinemaya aktarımı gibi neredeyse imkânsız bir görevin altından başarıyla kalktığı bir işti. Tykwer, sadece film değil, dizi ve televizyon sektöründe de kendini göstermiş bir yönetmen. Çok sevdiğim “Sense8” (2015-2018) dizisinin 2 bölümünün yönetmenlerinden biriydi. Ayrıca “Babylon Berlin” gibi prodüksiyon anlamında devasa bir dönem dizisiyle de televizyon dünyasında iz bıraktığını söyleyebiliriz. Şimdi de “Das Licht” ile hem kişisel hem politik bir hikayeyle karşımızda.

Hikayeye dalalım, şöyle başlıyor:

Tim ve Milena, Berlin’de yaşayan, sol görüşlü geçmişe sahip ama günümüzde konforlu bir yaşam süren bir çift. Tim, çevre dostu markalara reklam metinleri yazıyor; Milena ise Alman devleti desteğiyle Afrika’da bir topluluk tiyatrosu kurmaya çalışıyor. Evdeki gençler (iki çocukları var) başka alemlerde. Frieda, çevre eylemlerine katılan ama kendi bedeniyle de savaşan, yeni kürtaj olmuş bir genç kadın. Kardeşi Jon ise sanal gerçekliğe gömülmüş, odasından çıkmayan bir oyun bağımlısı. Bir de Dio var; Milena’nın önceki ilişkisinden olan, ailenin bir parçası ama bir yandan da değilmiş gibi duran oğlu.

Evdeki düzen, temizlikçilerinin mutfakta aniden ölmesiyle altüst oluyor. Yerine gelen kişi ise Suriyeli Farrah. Kendi hayatında da büyük bir travma taşıyan bu gizemli kadın, aileye LED ışıklarla yapılan deneysel bir depresyon tedavisini tanıtıyor. Işık terapisi sayesinde aile üyeleri hem kendileriyle hem de birbirleriyle yüzleşmeye başlıyor. Film boyunca her karakterin bir müzikal sahnesi, bir çığlık atma sahnesi ve elbette bir “ışığa bakma” sahnesi var. Burada ışık terapisinin bilimsel olup olmaması film için çok önemli değil; esas mesele ailenin kendi içine bakması. Tabii izlerken bu biraz yorucu olabiliyor. Film neredeyse 3 saat olduğu için de olabilir…

Filmde Tim rolünde Lars Eidinger var; kendisini “Babylon Berlin” dizisinden hatırlayanlar olacaktır. Burada modern, çevreci ve çıplak dolaşmayı seven “cool” bir baba olarak karşımızda. Milena rolünde Nicolette Krebitz, gayet karizmatik ama bir o kadar da mesafeli bir performans sunuyor. Frieda’yı oynayan Elke Biesendorfer ve Jon rolündeki Julius Gause da genç oyuncular olarak rollerini hakkıyla yerine getirmişler. Farrah’ı canlandıran Tala Al-Deen ise filme “ruh” katan karakter.

Teknik ekipte de tanıdık isimler var. Görüntü yönetmeni Christian Almesberger, özellikle Berlin’in yağmurlu havasını, sokaklarını ve o “mesafeli” şehir hissini harika yansıtmış. Almesberger’ı “Styx” filmiyle tanıdım ve şunu söyleyebilirim, o da ıslak bir filmdi; okyanusun ortasında geçen izole bir yalnızlık ve etik ikilem atmosferini başarıyla yansıtmıştı – izlemediyseniz tavsiye ederim.

Kamera hareketleri beni filmde tutan önemli unsurlardan biri oldu. Bazen havada süzülüyor, bazen ışığın içine dalıyor. Hikayenin içerisinde süzülüp ritmiyle hızımızı ayarlıyoruz hissi güzeldi yani. Burada tabii kurgunun başarısı da öne çıkıyor: Alexander Berner ve Claus Wehlisch. Bazı sahnelerde gereksiz uzamalar olsa da müzikal anlarla dramatik geçişler arasındaki dengeyi beğendim. Filmin müziği, Johnny Klimek ve bizzat Tykwer‘e ait – tıpkı “Run Lola Run”daki gibi enerjik, ama bu kez biraz daha hüzünlü tonda.

Eleştirmenlerin filmle ilgili yazılarını okuduğumda, fikirlerin ikiye bölündüğünü gördüm: Bazıları “ışığın” metaforik anlamını ve Avrupa’nın içsel krizlerini yansıttığı için filmi takdir ediyor; diğerleri ise filmi dağınık, uzun ve yer yer sıkıcı buluyor. Benim fikrim şu: Tykwer, asıl söylemek istediği şeyi filmin o kadar sonuna saklamış ki (ve uzun bir film olduğunu söylemiştim), izlerken insanı “Artık nereye bağlayacaksan bağla!” noktasına getirebiliyor. Ama sonunda bağladığı yer hikayeyi güçlendirdiği için filmi başarılı buldum.

Bağlandığı noktayı da hemen anlatayım. Korkmayın, spoiler vermeyeceğim 🙂

Film, Suriyeli mülteci karakteri Farrah’ı “bilge kurtarıcı” rolüne oturtarak bir yandan ona alan açarken, öte yandan yine bir araç haline getiriyor gibi. Karaktere hem “şifa veren figür” hem de “sihirli temizlikçi” rolünün yüklenmesi beni düşündürdü. Burada sorguladığım şey, acaba bu Avrupa’nın kolektif vicdanını rahatlatma çabası mı, yoksa gerçekten bir yüzleşme mi? Belki de seyirciyi düşündürmesi gereken nokta zaten tam olarak burasıdır.

Sonuç olarak, The Light, çok şey anlatmak isteyen ama bazen de sessizliğe boğulan bir film. Yine de Tom Tykwer hayranları için kaçırılmaması gereken bir deneyim diyebilirim. Tabii ışığın altında ne göreceğinize siz karar vereceksiniz…

Mısırlar patladıysa yazıyı burada sonlandırıyorum.

İyi seyirler!

The Light: Aile Dramı Üzerinden Avrupa’nın Vicdan Muhasebesi

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap

Bu internet sitesinde, kullanıcı deneyimini geliştirmek ve internet sitesinin verimli çalışmasını sağlamak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Bu internet sitesini kullanarak bu çerezlerin kullanılmasını kabul etmiş olursunuz. Kabul Et Daha Fazlası...