The Da Vinci Code: Langdon’ın Peşinde
Merhabalar!
Bu yazıda birlikte 2006’da hayatımıza bomba gibi giren Da Vinci Şifresi (The Da Vinci Code) filmini deşiyoruz.
Bazı filmler vardır, kişisel tarih ve kolektif hafıza barındırır. Da Vinci Şifresi benim için tam olarak böyle bir film. Yaşadığım çağın ruhuna, çocukluğuma ve zihnimde büyüttüğüm “her şeyi bilen yetişkin” figürüne damga vurmuş bir yapıt. Tarih, din, sanat ve komplo teorilerini aynı potada eriten bu popüler kültür fenomeni, hayatıma garip etkiler kattı. Bence herkesin bu filmle ilgili bir izleme veya okuma macerası vardır mesela. Benim Da Vinci maceram filmden önce, annemin eve Dan Brown’un o kırmızı kitabıyla gelmesiyle başladı…
Henüz 6-7 yaşlarındayken annem elinde o büyüleyici kitapla geldi. Okumaya başladı. Okurken teyzemleri ve arkadaşlarını da okumaya sürükledi ve bir süre evde herkes aynı kitabı okuyup konuşmaya başladı. Ben mi? Tabii ki dışlanmıştım. Küçük olduğum için “şimdi sana göre değil” deniyordu doğal olarak. Herkes bilir, bir çocuk için bu cümle bir davettir. Annem kitabı bitirince sessizce aldım. Okumaya başladım. Ne olup bittiğini asla anlamadan ama sayfaları çılgın gibi çevirerek okudum. Şu kesin, kitabı bitirdiğimi düşündüğümde hayatımda ilk defa bir kitap bana kendimi “yetişkin dünyasına aitmişim” gibi hissettirmişti. Bir şeyleri anlamaya çalışmak, bilmemenin verdiği eksiklik ve o eksikleri doldurmak hoşuma gitmişti.
Sonra 2006 geldi, film vizyona girdi. Tabii sinemalara koşuldu. Louvre’daki kanla yazılmış semboller, bin yılın bilgisini taşıyan Langdon, Teabing’in projeksiyonlu sunumları, Sophie’nin geçmişiyle olan hesaplaşması, Silas’ın dini fanatizmi, bütün o mistik atmosfer… Tüm dünyasıyla beni içine çekti.
![]()
Filmin bana açtığı kültürel kapılar inanılmaz. O yaşta tüm bunları anlamaya çalışmak tabii zordu ama ilgim lisede ve üniversitede de devam etti ve bahsedilen eserleri araştırıp kitapları kurcaladım. Dante’nin İlahi Komedyası ile tanışmamı sağladığı için bile müthiş bir ilham olduğunu söyleyebiliriz.
Filmin yönetmeni Ron Howard. A Beautiful Mind’ın yönetmeni. Böyle dramatik derinliği olan bir filmden sonra Da Vinci Şifresi ile tartışmalı ve gözü kara bir projeye imza atmış olması çok cesurca. Başrolde Tom Hanks var. Hanks’in Robert Langdon performansı, akademik dahi ama toplumdan biraz kopuk bir adam figürü çok etkileyici ve gerçekçi. Langdon aslında Indiana Jones gibi gelmişti bana. Kırbaç yerine bilgi taşıyanı. Audrey Tautou’nun canlandırdığı Sophie Neveu ise hikâyeye insani ve duygusal bir derinlik katıyor kesinlikle. Ian McKellen’ın canlandırdığı Leigh Teabing karakteri de adeta bir yürüyen komplo teorisi. Onun sahneleri, bir yandan bilgi bombardımanı, bir yandan da teatral bir gösteri gibi ilerliyor. Captain Bezu Fache rolündeki Jean Reno da burada her zamanki gibi akılda kalıcı…
![]()
Film, kitabın olay örgüsünü büyük ölçüde takip ediyor. Louvre’da işlenen cinayetle başlayan hikâye, Langdon ve Sophie’yi Avrupa’nın tarihi mekânları arasında bir hazine avına sürüklüyor. Şifreler, tablolar, mezarlar, gizli geçitler… Filmdeki her şey, gerçek tarihle kurgunun iç içe geçmesinin bir örneği. Özellikle Leonardo da Vinci’nin Son Akşam Yemeği tablosu üzerinden geliştirilen sembolizm çok ince düşünülmüş ve tasarlanmış. Filmde sıkça adı geçen Opus Dei, Sion Tarikatı, Tapınak Şövalyeleri gibi birlikler, gerçek tarihte var olan yapılar ama burada kurgusal bağlamda yeniden inşa edilmiş. Bu da filmi izlerken hem büyüleyici hem rahatsız edici hale getiriyor.
Film çıktığında Hristiyan dünyası tabii biraz ayaklandı. Vatikan film aleyhine açıklamalar yaptı. Kitap zaten yayımlandığı günden beri tartışmalıydı ama filmle birlikte iş iyice popülerleşti. İnsanlar kiliseleri, müzeleri, tabloları başka bir gözle incelemeye başladı. Popüler kültür, akademik bilgi alanına adım attı — ya da tam tersi.
Elbette filmin bazı sorunları yok değil. Öncelikle, tempo zaman zaman düşüyor. Özellikle filmin ikinci yarısı, tüm o gerilimli girişe rağmen bir miktar yorucu hale geliyor. Diyaloglar didaktikleşiyor; karakterler birbirine hikâyeyi anlatmakla meşgulken biz de biraz geride kalabiliyoruz. Filmin tonunun fazlasıyla ciddi olması da, zaman zaman hikâyenin doğasında olan absürtlüğü törpülemeyi başarıyor ama yer yer ağırlaştırıyor.
Yazının başında da bahsettim, benim için bu film yalnızca gizem dolu bir macera değil. Kendime sorduğum büyük soruların başlangıç noktası. O kadar içselleştirdim ki filmden çıktıktan sonra kendimi bir haftalık Langdon moduna almıştım 🙂 Bilmek, çözmek, sembollerin ardındakini görmek… Evin içinde tabloları inceleyip, kitaplıkta gizli ipuçları aradığım koca bir 1 hafta…
![]()
Yıllar sonra Angels & Demons, Inferno gibi devam kitaplarıyla birlikte filmleri de geldi. Robert Langdon’un maceraları daha fazla teknolojiye, daha fazla aksiyona açıldı. Ama hiçbiri Da Vinci Şifresi kadar etkileyici olmadı benim için.
Bugün dönüp baktığımda, filmin tarihsel gerçeklikle kurduğu ilişkinin ne kadar sorunlu olduğunu, dini sembolleri nasıl yeniden yorumladığını ya da olayları ne denli sansasyonel hale getirdiğini çok daha iyi anlayabiliyorum. Ama aynı zamanda şunu da biliyorum: Popüler kültürün gücü, insanların merakını uyandırmasındadır. Ve bu film bunu hakkıyla yapmış. Belki tarihçiler saçlarını başlarını yolmuş olabilir, belki Katolik Kilisesi isyan etmiştir ama Da Vinci Şifresi, bir kuşağın gizeme olan açlığını doyurmuş, entelektüel cazibenin de ne kadar eğlenceli olabileceğini kanıtlamıştır. Teşekkürler Dan Brown, teşekkürler Ron Howard.
Mısırlar patladıysa yazıyı burada sonlandırıyorum.
İyi seyirler!