Keeper: Osgood Perkins’ten Tekinsiz Bir Kaçamak
Son yıllarda romantizmi bir tür “sessiz ve kanlı cehennem” olarak ele alan filmler arttı; Fresh, Together, Heart Eyes derken artık ilişki temalı korkuların kendine özgü bir alt türü oluştu. Osgood Perkins’in yeni filmi Keeper da tam bu temanın içinde duruyor.
Hikâye aslında çoğu korku filminden tanıdığımız tatta başlıyor.
Liz (Tatiana Maslany) ve bir aydır birlikte olduğu Malcolm (Rossif Sutherland), Malcolm’un ailesine ait ücra bir kulübeye hafta sonu kaçamağına gidiyorlar. Kulübe, bildiğimiz kulübelerden değil; kendi dili, ruhu, yaraları olan bir varlık gibi. Eğer Stephen King seven biriyseniz, özellikle de Rose Red’in 2002’deki o kült uyarlamasını hatırlıyorsanız, burada hemen tanıdık bir tedirginlik kokusu alacaksınız: Mekânın sadece mekân olmadığı, nefes alan bir yaratık hâline geldiği o sıkışmış his…
Tabii büyük bir benzerlikten söz edemeyiz. Rose Red’deki koca malikâne geçmişin hayaletleriyle beslenen dev bir labirentti; Keeper ise aynı fikri daha küçük, daha kişisel bir yoğunlukla işlemiş. King’in o sinir bozucu mekân–gerilim dengesini özleyenler için bu benzerlik keyifli gelecektir.

Keeper: Osgood Perkins’ten Tekinsiz Bir Kaçamak
Görüntü yönetmeni Jeremy Cox, evi hiçbir zaman tam göstermemiş; neredeyse hiç geniş plan kullanmamış. Bu, mekânın boyutlarını kavramayı imkânsız hâle getirip evi, karakterleri yutan, sınırları belirsiz bir varlık gibi hissettirmek için yapılmış. Benim için bu fikrin çok olumlu olduğunu söyleyemem; evin tamamını bir kez de olsa tek planda görüp yapısını daha net anlamak isterdim…
Tabii hoşuma giden sahneler de var. Mesela Maslany’nin saçlarını savururken görüntünün yumuşak bir geçişle çevredeki ağaçlara çözülmesi gibi sahneler, filmin rüyamsı tekinsizliğini zirveye taşımış ve izlerken keyif almamı sağladı.
İşler bir noktada bozulmaya başlıyor. Ama şöyle bir sorun var: Bu bozulma, filmin iddiasızlığıyla birlikte geliyor. Korku anları o kadar “aynen böyle olur” hissi veriyor ki bir süre sonra aynı döngü tekrar ediyor: Liz bir iş yapar, garip bir ses duyar, araştırır, bulamaz, sonra kâbus görür… ve sonra yine başa. Bu ritmik tekrar, ilk başta rahatsız edici bir hipnoz gibi çalışırken dakikalar ilerledikçe “Perkins bizi delirtmeye mi çalışıyor?” sorusunu sorduruyor. Hikâye bir yere açılacağına kendi içinde dönüp duruyor. Sanki senaryo kendini bir duvara sıkıştırmış ve çıkış kapısını bulamıyor gibi.

Keeper: Osgood Perkins’ten Tekinsiz Bir Kaçamak
Filmin son bölümü geldiğinde Perkins sonunda o uzun süredir biriktirdiği deliliği serbest bırakıyor. Evet, nihayet bir şey oluyor. Ama bu patlama, anlatının doğal bir meyvesi olmaktan çok, “Nihayet!” dedirten bir iç ses gibi. Atmosferik gerilimin hakkı kesinlikle verilmiş; bunu inkâr etmek mümkün değil. Ancak filmin gizemini çözen uzun açıklama sekansı, Perkins’in kendi kuyruğuna bastığı an… Kötü şeylerin sebeplerini kendi zihnimizde yarattığımız hâliyle bırakmak çoğu zaman daha korkutucudur; Keeper bunu unutuyor…
Perkins’in filmografisine topluca bakınca aslında belli bir alışkanlığı olduğu netleşiyor: Atmosfer kurmakta usta ama ne zaman hikâyeyi açıklama kısmına gelse ipin ucunu biraz fazla kaçırıyor. Longlegs‘i de sevmememin nedeni buydu; tam filmin gerilimini yaşarken sonlara doğru her şeyi gereksizce açıp büyüsünü bozmuştu.
Sonuçta ortaya şöyle bir film çıkmış: Atmosferi olağanüstü, görsel dili etkileyici ama hikâyesi yer yer eksik pişmiş, hatta fazlasıyla kendi içinde oyalanmış. Keeper bana, bir kâbusun içinde sürekli yön değiştiren ama bir türlü çıkışı bulamayan bir yolculuk gibi hissettirdi. Bazı anlar o kadar güçlü ki zihne kazınıyor; bazı anlar ise aynı döngüye sıkıştığı için ister istemez dışarı itiyor. Film bittiğinde insan ilişkilerinin ne kadar kırılgan, tuhaf ve ürkütücü olabileceğini hatırlatan tekinsiz bir tat bırakıyor ama tüm bu dokunuşlara rağmen “tam anlamıyla tatmin oldum” da diyemiyorum…
Ne demişler, her şey verilmeye değmez; bazı şeyler saklı kalınca daha güçlüdür. 🙂