Islands: Sıcacık Adada Geçen Soğuk Bir Kara Film
İtiraf etmeliyim ki aşk üçgeni üzerine kurulu kara filmleri seviyorum. Yaşanan aşkların, tutkuların, oynanan kedi-fare oyunlarının, kendini kaybetmelerin en yoğun hâlidir kara film. Gerim gerim gerer, sinirleri hoplatır, ters köşelerle kafayı kurcalar. İşte ben bu tarz filmlere delicesine hayranım. Üniversite yıllarımda okuduğum Patricia Highsmith’in Strangers on the Train romanındaki olaylar hâlâ aklımdadır. Hele ki havaların bu kadar sıcak olduğu bir zamanda, tatil mekânında geçiyorsa… İşte o zaman gerçekten çok zıt bir hikâye anlatımına dönüşüyor. Tıpkı Oh Boy (2012) ve 2019’un gözden kaçan filmlerinden Lara’nın yönetmeni Jan-Ole Gerster’in yeni ve İngilizce çektiği ilk filmi Islands (2025) gibi.
Bu yıl Berlin Film Festivali’nde dünya prömiyerini, Türkiye prömiyerini ise İstanbul Film Festivali’nde yapan filmin başrollerinde Sam Riley, Stacy Martin ve Jack Farthing yer alıyor. Film, Kanarya Adaları’ndaki lüks bir otelde çalışan tenis hocası Tom’un, zengin bir ailenin gelişiyle altüst olan dünyasını anlatıyor. Bugün itibarıyla da Islands filmi Başka Sinema dağıtımıyla Mars Production tarafından vizyona çıkarıldı.
Tom (Sam Riley), Kanarya Adaları’ndaki lüks bir otelde tenis hocasıdır; ama aynı zamanda boş vaktini içmeye ayıran, nerede olduğunu bilmeden uyanan bir alkoliktir. Derslerden kalan zamanını bolca içerek ve tek gecelik ilişkilerle doldurur. Fakat Tom’un hayatı, sıra dışı ve burjuva bir aile olan Maguire’lerin otele gelişiyle değişir. Tom, Anne (Stacy Martin), eşi Dave (Jack Farthing) ve küçük oğulları Anton (Dylan Torrell) ile yakınlaşır. Ancak bu güzel ve sıcak yaz tatili, bir kaybolma haberiyle zehir olur. Ailenin üzerine çekilen kara bulut, Dave’in bir gece ansızın ortadan kaybolmasıyla daha da koyulaşır. Polis soruşturmasında baş şüpheliler ise Anne ve Tom’dur.

Islands: Sıcacık Adada Geçen Soğuk Bir Kara Film
Film aslında bildiğimiz kara filmlere hem benziyor hem de benzemiyor. Benzer tarafları: yaz tatilinde geçmesi, aşk üçgeni ve kendini kaybetmişlik. Farklı yönüyse, karakterlerin kaybolurken aynı zamanda kendini aramaya başlaması. Kaybetme olgusunu kara filmlerde alıştığımız gibi yalnızca karakter psikolojisi üzerinden değil, aynı zamanda tekdüze bir hayatın anlamsızlığı üzerinden de işliyor. Öyle ki Tom’un Anton’la geçirdiği zamanlar onda yeni doğan babalık duygusunu uyandırırken, başka sahnelerde de kendini sorgulamaya başlıyor.
Dolayısıyla film sadece bir kedi-fare oyunu kurmuyor; yalnızca çekici bir kadının içindeki kötülüğü ve güvensizliği de göstermiyor. Aynı zamanda kendini kaybetme hâlini, karakter psikolojisi üzerinden çok derin olmasa da sağlam bir dille işliyor. Senaryosu başarılı. İngilizce ve İspanyolca diyaloglar gerçekçi. Açılıştan final sahnesine kadar gerilimi korumayı başarıyor. Jan-Ole Gerster’in kavurucu sıcaklarda bir kara film çekmesi tesadüf değil; çünkü böyle bir adada kimseye güvenmek kolay değil.
Teknik detaylara gelirsek: Juan Sarmiento G.’nin 2.35:1 sinemaskop görselliğe sahip sinematografisi oldukça iyi ve bana çocukken gittiğim lüks otelleri hatırlattı. Tenis, deniz, kum, deve, çöl, gün batımı, gün doğumu gibi unsurlar gayet iyi kullanılmış. Karakterlerin sıkça orta yakın planla çekilmesi klasik olsa da hoş bir etki yaratıyor. Sıcak pastel renklerin kullanımı da görselliğe ayrı bir tat katmış. Antje Zynga’nın kurgusu ise kimi sahnelerde başarılı olsa da kimi sahnelerde aksıyor; genel olarak “fena değil” demek mümkün.
Ses konusunda durum farklı. Özellikle müzikler ve ses tasarımı filmi ileriye taşıyor. Dascha Dauenhauer’ın müzikleri ve Thomas Kalbér’in ses tasarımı atmosferi kuvvetlendiriyor. Örneğin mağaradaki yankılar, tansiyonu artıran helikopter sesleri ya da Sam ile Jorge arasındaki gerilimli diyaloglar öne çıkan anlardan.
Oyunculuklarda ise en çok Dylan Torrell’i beğendim. Asi duruşu, kendini beğenmişliği ve cool tavırlarıyla çok başarılıydı. Sam Riley de temiz kalbiyle, tekdüze yaşamındaki sıkışmışlığı yüz ifadeleriyle iyi yansıtmış. Stacy Martin ise çekici İngiliz kadın rolüne gayet iyi girmiş. Yaz gibi değişken ruh hâliyle performansını sağlam bir şekilde ortaya koyuyor; mimikleri ve bakışlarıyla alt metni güçlü biçimde aktarıyor.

Islands: Sıcacık Adada Geçen Soğuk Bir Kara Film
Kısaca Islands, kara film sevenlerin göz atabileceği bir film. Tekdüze hayatın anlamsızlığında kaybolmayı ve benliğini yeniden bulma arayışını gerilim mantığıyla işliyor. Gerçi sonu biraz soru işareti bıraktı ve bazı sahneler klişe geldi. Ama yine de seyir zevkini yüksek tutan, düşündürücü bir kara film örneği. Başlıkta dediğim gibi: Sıcacık bir adada geçen soğuk bir kara film.
Puan: 3,5/5
1 Yorum:
geçen sene izlediğim ve ilginçtir yine kanarya adalarında geçen bir başka filmi hatırlattı bana, “american star”. american star’da bir kara filmdi ve onu da çok beğenmiştim. islands bence içerisinde hafif gerilim unsuru barındıran anlatımıyla bir dedektiflik hikayesi olarakta göz kırpan çok keyifli ve aynı zamanda hayatın manasına dair düşündürücü bir filmdi. dedektiflik hikayesi olarakta bu hususun kendisiyle dalga geçer tondaki kullanımı da çok hoş bir tat bıraktı ağızda. filmin finalinde bir eksiklik yok, absürd gibi gözükse de filmin finalinde tenis hocası kahramanımız hayatına bir mana kazandırma ihtiyacıyla bıkkınlık veren hayatından sıyrılmayı başarıyor. her şeyi anlamamız gerekmiyor da diyen bir film, cevapsız kalmış sorular bana göre bunu vurguluyor neden bu yalanı attı, neden bu şekilde davrandı vs. insanların neyi neden yaptığına dair her zaman bir cevap bulamayız çünkü o sorunun cevabı sadece o kişinin kendisinde mevcuttur siz dışarıdan tahminlerde bulunmaya çalışsanız da bu önemli değil asıl cevap failindedir, hayatta da böyle değil mi zaten?
selamlar