Anasayfa Listeler Indie Filmlerinin Kalbi New York’ta Geçen 10 Film

Indie Filmlerinin Kalbi New York’ta Geçen 10 Film

Yazar: Hazal Açma

Indie Filmlerinin Kalbi New York’ta Geçen 10 Film

Modern dünya sorunlarının tam merkezinde bir şehir New York. Bir yandan kapitalizmin tam merkeziyken bir yandan belki de sanatın ve sanatçının en çok beslendiği şehir. Şüphe götürmez bir gerçek var ki, New York sinema adına John Cassavetes ve Martin Scorsese’in kral olduğu bir şehir ama bu listede klasiklerden çıkarak daha yakın zamana ve günümüz insanlarına bir bakış atmak istedim.

Where’s Fluffy grubunun konserinin nerede olduğunu bulmaya çalışmak mı yoksa Metropolitan Müzesi’ndeki tablolar arasında kaybolmak mı? Sanırım bu sorunun cevabına ancak listedeki filmlere göz attığınızda ulaşabileceksiniz.

1. Nick and Norah’s Infinite Playlist (2008)

“Every night has a soundtrack…”

Tris’in (Alexis Dziena) Nick’i (Michael Cera) terk edeli -Nick’in saatine göre- 3 hafta 2 gün ve 23 saat olmuştur ve çok geçmeden kendine yeni bir erkek arkadaş bulmuştur. Öte yandan Tris, Nick’in kendisi için yaptığı CD’leri çöpe atar. Norah (Kat Dennings) CD’lerin hepsini toplar ve Nick ile daha tanışmadan playlistlerini çok sever. Nick’in, grubuyla sahne aldığı bir barda, bu üçlü bir araya gelir. Norah kendisiyle sevgilisi olmadığı için dalga geçen Tris’ten kurtulmak için Nick’ten 5 dakikalığına sevgilisi olmasını ister ve olaylar gelişir.

Nick and Norah’s Infinite Playlist; oldukça sıradan bir gençlik komedisine dönüşebilecekken sevimli karakterleri, eğlenceli diyalogları ve film boyunca arka planda çalan harika şarkılarıyla kült bir gençlik romantik-komedisi haline gelmiştir. Devendra Banhart’ı iki saniye bile olsa görmek harikaydı.

2. Frances Ha (2012)

Bir dans topluluğunda çıraklık yapan yirmi yedi yaşındaki Frances (Greta Gerwig), pek de parlak bir kariyere sahip olmayan bir dansçıdır. Tam anlamıyla istikrarlı bir işe sahip olmayan Frances’in tek hayali çalıştığı bu şirketin daimi çalışanı olabilmektir. Frances’i tam anlamıyla anlayan tek kişi ise aynı daireyi paylaştığı Sophie’dir ama o da hayallerinin şehrine taşınacaktır. O saatten sonra artık Frances, adım attığı yetişkinler dünyasıyla baş etmek zorundadır ve üstelik tek başınadır. Yerleşik bir düzene geçemeyecek kadar ekonomik bunalımla baş etmeye çalışan Frances için artık göçebe hayatı başlamıştır.
Filmin yönetmeni Noah Baumbach, filmin senaryosunu uzun süreli hayat arkadaşı ve aynı zaman da filme adını veren Frances karakterini canlandıran Greta Gerwig’le beraber kaleme almış. Film siyah-beyaz çekilmiş olsa da günümüzün ruhunu sonuna kadar taşıyor. Baumbach’ın filmi 35mm ve gerilla tarzında çektiğini de belirtelim. Frances’in yaşadığı sorunlar, istedikleri, beklentileri hiçbirimizden farklı değil aslında. Frances zaman zaman tökezlese de değişik yollara sapsa da ideallerinden asla vazgeçmiyor. Baumbach ve Gerwig bu hikâyeyle birlikte koşulları sınırlı ama yaşama enerjisi kocaman, idealist ama beceriksiz bir karakteri çoktan kalbimize kazıdı bile.

3. The Pleasure of Being Robbed (2008)

“I wrote something here even though I was in handcuffs”

Eleonere (Eleonere Hendricks), kleptomaninin esareti altında hayatını sürdürmekte olan yalnız ve meraklı bir kadındır. Soygunlarından birinde, çaldığı çantanın içinde araba anahtarı bulur. Aracı çalıştırmaya çalışırken eski arkadaşı Josh (Joshua Safdie) ile karşılaşır. Karşılaşma, buluşmaya dönüşüverir ve ikili New York’tan Boston’a gitmeye karar verirler.
The Pleasure of Being Robbed, Safdie kardeşler olmadan önce Josh Safdie’nin çektiği ilk uzun metraj filmi. Senaryosunu o dönemki sevgilisi olan Eleonere Hendricks ile beraber yazmışlar. Aynı zamanda ikisi de filmin başrolleri. Safdie ayrıca filmin görüntü yönetmenliğini, yapımını ve kurgusunu da üstlenmiş. Amerikan bağımsız absürtlüğünün sonuna kadar kullanıldığı ama bir o kadar da naif bir filmle karşı karşıyayız. Filmi tek kelimeyle tarif etmem gerekseydi şüphesiz doğal olurdu. Yeri geliyor Eleonere’un bir ayıyla arkadaşlığına şahit oluyoruz yeri geliyor Josh ile birlikte çalıntı arabayla Boston’a yolculuğunda onlara eşlik ediyoruz. Evet belki herkese göre bir film değil ama bence bir şans vermeye değer.

4. Jobe’z World (2018)

Jobe adında orta yaşlı ve gizemli bir patenci, günlerini şehirdeki tuhaf tiplere uyuşturucu satarak geçirmektedir. En sevdiği oyuncuya özel bir sipariş teslim edince heyecandan ne yapacağını bilemez. Ama heyecan verici tanışıklık kısa sürede komik ve kabus gibi bir felakete dönüşür.

Jobe’z World, Mubi koleksiyonundaki gizli kalmış hazinelerden biri. Bana kalırsa Amerikan bağımsız absürtlüğü yeterince övülmüyor. Atmosfer inanılmaz derecede başarılı kurulmuş. Yönetmen Michael M. Bilandic düşük bütçeli ama büyük bir film çekmiş. Özellikle stilistik görüntüler ve komik tiplemeler arasında kayboluyorsunuz. Film başladığı anda sizi etkisi altına almayı başarıyor ve anlattığı hikâyeyi dinlemeye ikna oluyorsunuz. Bunda görüntü yönetiminin de payı var gerçekten. Filmin görüntü yönetmenliğini bundan önce Safdie kardeşlerle Good Time ve Heaven Knows What filmlerinde beraber çalışmış Sean Prince Williams üstleniyor. Nitekim filmde Safdie kardeşler esintileri de görmek mümkün. Kısacası Jobe’z World izleyicilerine adeta bir lo-fi bir rüya yaşatmayı vaat ediyor .

5. Begin Again (2013)

New York’ta büyük bir müzik yapım şirketinin kurucusu olan, ancak başarılı günleri geride kalmış, üstelik ailesiyle sorunlar yaşayan prodüktör Dan (Mark Ruffalo) şirketteki işinden de çıkarılmıştır. Moral bozukluğuyla gittiği mekanda, kendi yazdığı bir şarkısını söyleyen İngiliz Gretta’nın (Keira Knightley) performansından çok etkilenir ve birlikte bir albüm çıkarmak istediğini söyler. Yıldızı parlayan şarkıcı sevgilisinden yeni ayrılan, esasen söz yazarı olan Gretta, önce pek istemese de teklifi kabul eder ve olaylar gelişir.

Günümüz müzik kirliliğine hafiften dokunduran ve asıl gereken şeyin “gerçek” enstrümanlar olduğunu belirten samimi, yer yer dramatik ve bolca romantik. Aslında tam bir baş ucu filmi. Maroon 5’tan Adam Levine da filmde Gretta’nın yeni ayrıldığı sevgilisi olarak boy gösteriyor. Bir elimde kahve, koltuğa yayılıp keyifli bir film izleyeyim diyenler için harika bir seçim. New York’un en sevilesi yerlerini ve yüzlerini arka plana alması da cabası. Kısacası New York, soundtrack, Mark Ruffalo ve Keira Knightley, her şey çok çok iyi.

6. Skate Kitchen (2018)

Camille (Rachelle Vinberg) banliyö kasabasında annesiyle beraber yaşayan bir genç kızdır. Sakin bir mahallede geçen hayatı, bir grup kız kaykaycıyla arkadaş olduğunda dramatik bir şekilde değişir. Kaykayları ile New York sokaklarında gezen kızlar, kendilerine ait bir dünya oluşturur. New York’taki bu alt kültürün derinliklerine doğru ilerlerken bir yandan arkadaşlığın anlamını ve kendi kimliklerini keşfedip bir yandan da gençlik sıkıntıları ile mücadele ederler.

Filmin adı Skate Kitchen, tamamı kadınlardan oluşan New Yorklu bir kaykay kolektifinden geliyor. Yönetmen Crystal Moselle ve Skate Kitchen ekibinin yolları ilk kez 2016’daki That One Day adlı kısa filmde kesiştikten sonra ilk kez bir araya geliyorlar. Altı kişilik kadın kaykay ekibinin filtresiz bir şekilde dinamiklerine, erkek hegemonyası altında var olma çabalarına, kendilerini bulma telaşına şahit oluyoruz. Crystal Moselle’nin en iyi başardığı şeylerden biri de her karakterin anını yaratması ve sizi de ona dahil edebilmesi. Filmin devamı niteliğindeki Betty adlı spin-off dizisi olduğunu belirtmek gerek.

7. Madeline’s Madeline (2018)

New York’ta bir modern sahne performansı grubu içinde tutunacak dal bulmaya çalışan Madeline’in (Helena Howard) perspektifinden izleyiciye sesleniyor. Topluluğun yönetmeni, Madeline’in sınırlarını zorlayınca, genç kadının iç dünyası ve annesiyle yaşadığı sorunlu ilişki, ortaya koydukları oyunun parçası olur ve gerçeklikle performans arasındaki çizgi git gide bulanıklaşır. Peki artık tiyatro sahnesindeki Madeline mi yoksa gerçek Madeline midir?

Yönetmen Josephine Decker’ın dissociative disorder teşhisi konmuş ve hislerini “Sanki hayatımın sahibi değilim de dışından bir film olarak izliyorum” şeklinde tarif eden bir arkadaşından esinlenerek filmi çekmiş. Bu noktada bence filmin en büyük dertlerinden biri de büyüme sancısını insanın hayal ile gerçeğin birbirine karışmış bir dünya algısıyla anlatmak. Anlatmak istediklerini harika oyunculuklar – özellikle Helena Howard -, renk geçişleri, tuhaf kamera açılarıyla izleyene geçirebiliyor.

8. All the Vermeers in New York (1990)

New York’ta okuyan Fransız oyuncu Anna’nın (Emmanuelle Chaulet) yolu, Metropolitan Müzesi’ndeki bir Vermeer portresinin önünde Mark (Stephen Lack) isimli bir borsacıyla kesişir. İkisi, yanlış anlamalar ve kaçırılan ihtimallerle dolu bir aşk oyununun içine çekilirler.

Yönetmeni Jon Jost’un 1989’da dört haftada kendisi dahil üç kişilik bir prodüksiyon ekibiyle 35 mm ile çektiği deneysel bir film. Jon Jost’un filmi çekmeden önce kafasında sadece üç sahne varmış, onun dışındaki her şey çekim esnasında gelişmiş. Seksenli yılların sanat dünyasının avamlığı ve sanat/hayat çelişkisiyle harmanlayıp bir borsacıyı dahil ederek anlatması o dönem için gerçekten zekice. Gayet özgün sayılabilecek kamera açıları ve deneysel müziğin o anı belirginleştirmesi ve özel oluşunu hissettirebilmesi de takdire şayan. Film Vemeer tablolarını görmek için bile izlenebilir.

9. Hello, My Name is Doris (2015)

Yönetmenliğini ve senaristliğini Michael Showalter’ın üstlendiği Hello My Name Is Doris’in başrollerinde Oscar ödüllü oyuncu Sally Field, Max Greenfield, Beth Behrs, Wendi McLendon-Covey, Tyne Daly yer alıyor. Kendisinden yaşça küçük iş arkadaşına aşık olan Doris’in yaşadıklarının konu edildiği film, SXSW Festivali’nde Seyirci Ödülü kazandı.

Her şeyden önce şunu söylemek isterim ki Doris gibi harika bir karakterle karşı karşıyayız ve ne şanslıyız ki filmin başından sonuna kadar onunla birlikteyiz. Film Doris’in kişisel gelişim seminerinden sonra hayata yeniden başlamasına, kendinden yaşça küçük yeni aşkını tavlama çabasına ve bunları yapmasının altındaki sebeplere odaklanıyor. Kesinlikle garanti ederim film başladığı andan bittiği ana kadar gülümsemeniz eksik olmayacak. Gülümsemeniz eksik olmayacağı gibi duygu seline kapılıp gideceksiniz. Jack Antonoff’un grubuyla yaptığı harika bir cameo performansı olduğunu da söylemeden geçmeyelim.

10. So Pretty (2019)

Tonio/Tonia, Franz, Paul ve Erika’nın, New York’un queer sahnesinde geçen hikayesi, siyasal aktivizmi ve aşkın farklı biçimlerini anlatıyor. Aynı zamanda Ronald M. Schernikau’nun 1980’lerde yazdığı romanı “So schön”ün uyarlaması, çevirisi ve hatta yeni bir okuması olarak da ele alınabilir.

Buram buram bağımsız sinema kokan, derdini bilen ve anlatmaya çalışırken çelmelere takılmayan, şehrin mekanlarını ve ruhunu olabildiğince güzel kullanan hatta beni içinde hissettiren filmlere ayrı bir sempatim var sanırım. Bu da o filmlerden biri ama sonlara doğru biraz tökezlediğini itiraf etmem gerekir. Onun dışında film queer aşklar, cinsel akışkanlık ve aktivizm üzerine güzel bir film.

BONUS: GİRLS (2012-2017)

15 Nisan 2012’de Amerikan televizyon kanalı HBO’da yayınlanmaya başlamış televizyon dizisi. Lena Dunham hem dizinin yaratıcısı hem de baş rollerinden biridir. Dizide New York’ta yaşayan yirmili yaşlarda yakın arkadaşların başından geçenler anlatılmaktadır. Dizinin dayanak noktası, Lena Dunham’ın hayat tecrübelerinden ve başından geçen bir takım olaylardan ilham alınarak ortaya çıkmıştır. Dizi 16 Nisan 2017’de 6. sezonuyla ekranlara veda etmiştir.

Film listesinde dizinin ne işi var diyebilirsiniz ama New York dediysek Girls dizini almasam olmazdı çünkü benim New York aşkım tam olarak bu diziyle başladı. Dizinin merkezinde birbirinden farklı yirmili yaşlarında dört kadının arkadaşlıklarını, aşklarını, hayallerini, ideallerini ve hayal kırıklarını görüyoruz. Dizide öyle freudyen tespitler, acayip diyaloglar, sıra dışı karakterler ve olaylar yok ama özellikle yirmilerinde hayata tutunmaya çalışan genç kadınlara yakın hissettirecek bir gerçeklik var. Diziyi ilk izlediğimde on yedi yaşımdaydım ve kendi kendime şunu dediğimi hatırlıyorum: “ Üç yıl sonrası için her şey bu kadar karmaşık olacak mı gerçekten?” Bu soruyu yirmi üç yaşında Hazal olarak cevaplarsam cevabım KESİNLİKLE EVET. Kendini bulma sürecindeyken bir de üzerine hayat ile başa çıkma, kendini bir yerlere konumlandırma telaşı, insanların senin üzerindeki beklentileri her şeyi harika gözlemlemiş ve anlatmış Dunham. Bu dört arkadaşın hayatları Sex and the City’deki gibi şatafatlı bir hayat değil. Tıpkı hepimizin gibi sıradan bir hayat. Bu dizinin yeri benim için her zaman çok ayrı olacak onun için sizlerle de paylaşmak istedim. Belki sizler de Hannah, Marnie, Jessa ve Shoshanna ile tanışmak ve onların hayatlarına dahil olmak istersiniz. Lena Dunham’a bu harika dizisinin yaratıcısı olduğu için teşekkür ediyoruz ve artık o saçma sapan açıklamalarını yapma, sana olan saygımızı yitirmeyelim diyoruz.

Sizlere bu New York yolculuğu için bir playlist hazırladım umarım severek dinlersiniz 🙂

Indie Filmlerinin Kalbi New York’ta Geçen 10 Film

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap