Anasayfa İncelemelerFilm İncelemeleriHamnet: Ölmek ya da Ölmemek

Hamnet: Ölmek ya da Ölmemek

Yazar: Şeyda Taşkıner
Hamnet: Ölmek ya da Ölmemek

Hamnet: Ölmek ya da Ölmemek

Ödül sezonunun başından sonuna yaklaşırken, isminden en sık bahsettiren filmlerden biri olan Hamnet, Oscar ödüllü yönetmen Chloé Zhao‘nun, Kuzey İrlandalı yazar Maggie O’Farrell’ın aynı adlı romanından uyarladığı; hem ele aldığı hikâye hem de kurduğu görsel dünya ile seyircide derin ve kalıcı bir hayranlık uyandıran, etkisi hafızalardan yıllar boyu silinmeyecek bir yapım.

Filmin başrollerinde yıldız isimlerden Jessie Buckley ve Paul Mescal’ı izliyoruz. Küçük Hamnet’e ise üstün yeteneklere sahip olduğunu gözlemlediğim çocuk oyuncu Jacobi Jupe hayat veriyor.

Hem romanın hem de filmin merkezinde, William Shakespeare’in çocukluk çağındayken yaşamını yitiren oğlu Hamnet için tutulan yas yer alıyor; O’Farrell ve Zhao’nun anlatıları bu kaybı özellikle anne Agnes’in (Buckley) bakış açısından takip ederken, kişisel bir acının zamanla nasıl boyut değiştirip bir ölümden ölümsüz bir metne, edebî bir başyapıt olan Hamlet‘e dönüşebildiğinin izini sürüyor.

Doğayla Nefes Alan Bir Kadın

Anlatının atan kalbi, hatta iliği, kemiği ve ruhu olan Agnes, alışılmışın oldukça dışında bir kadın. Ailesindeki diğer kadınlardan miras kalan, doğayla kurduğu sezgisel ve içgüdüsel bağ, onun dünyayla temas etme biçimini belirliyor. Çocukluğundan beri ormana kaçmadan nefes alamayan; toprağı, bitkileri ve hayvanları bir sığınak ve rehber kabul eden özgür bir ruh: şifacı, kırılgan ve hırpani bir güzel.

Hamnet: Ölmek ya da Ölmemek

Hamnet: Ölmek ya da Ölmemek

Yanından ayırmadığı şahiniyle kurduğu derin duygusal bağ, Agnes’in vahşi, evcilleştirilmeyi reddeden tarafının bir simgesi olduğu gibi doğal hayatla kurduğu ilişkinin de içtenlikli bir göstergesi. Onun için doğa yalnızca bir arka plan ya da romantik bir eşlikçi değil; hayatta kalmayı anlamlandıran şeyin ta kendisi. Böyle bir kadının toplumun marjinlerinde rahatça yer bulması elbette beklenemez. Onu büyüten üvey annesi Joan’un gözünde Agnes, “evlenemez” ve “tuhaf” görülen, gerçek benliği dolayısıyla dışlanan bir kadındır; başkaları gibi sevilmez ve “normal” kadınlar gibi de bir erkeği sevemez.

Agnes için duygusal yakınlığın yüzeysel bir bağla kurulamayacak bir şey olduğu açıktır. Dünyayı gerçekten görebilen, onunla aynı derinlikte temas edebilen birini sevebilir ancak. Gelecekteki eşini (Paul Mescal) onun için farklı kılan şey de tam bu noktada ortaya çıkar. Agnes’in, kendisini uzaktan hayranlıkla izleyen bu adamdan beklentisi bir gösteri ya da ikna değil, ondan bir hikâye duymaktır.

Hamnet: Ölmek ya da Ölmemek

Hamnet: Ölmek ya da Ölmemek

Onun ağzından “Orpheus ve Eurydike” gibi bir aşk mitini duymak, Agnes’in gözünde bu adamı tanıdığı en derin insan hâline getiriyor; aşk da tam olarak bu karşılaşmanın içinden, sözcüklerin taşıdığı anlamdan doğuyor. İkili kısa sürede evleniyor ve ilk çocukları Susanna dünyaya geliyor.

Burada not düşmek istediğim bir husus var ki, Agnes’in eşinden William Shakespeare, Shakespeare veya William olarak bahsetmememin ve yazım boyunca da bahsetmeyecek olmamın arkasındaki sebep, O’Farrell’ın bunu özellikle tercih etmesi. Çünkü asıl önemli olan, bize lazım olan figür Agnes; Shakespeare ise roman boyunca yalnızca “Agnes’in eşi” olarak okuyucunun karşısına çıkıyor.

Susanna’nın doğumundan kısa süre sonra, Agnes’in eşi bunalıma giriyor. Hayatı boyunca sezgilerine güvenen Agnes bunu, eşinin kendini gerçekleştirememiş bir sanatçı olmasına bağlıyor ve kardeşi Bartholomew’dan (Joe Alwyn), eşini Londra’ya gitmeye ikna etmesini istiyor. Eşinin evden ayrılacağı sıralarda yeniden bebek bekleyen Agnes’in aklında güçlü bir önsezi dolaşıp duruyor: kendisi ölüm döşeğindeyken başında bekleyen iki yavrusunun olacağı.

Ancak ikinci doğumunda dünyaya gelen ikiz bebekler, bu sezgiyi hem Agnes hem de seyirci için son derece rahatsız edici hâle getiriyor. Dünyaya gözlerini açmakta kardeşinden geç davranan, neredeyse ölü doğduğu düşünülen Judith’in uzun yaşamayacağını düşünüyor annesi. Belki de ilk defa sezgileri onu yanıltıyor.

Hamnet: Ölmek ya da Ölmemek

Hamnet: Hamnet, Susanna ve Judith

Çocuklar, eve yaptığı kısa ziyaretler dışında babalarının varlığını neredeyse hiç hissetmeden büyüseler de onun yeteneklerinin izlerini taşıyorlar; hayal güçleriyle ve dünyayı algılama biçimleriyle. Bu miras, özellikle Hamnet’te daha görünür ve daha kırılgan bir şekilde gözlemleniyor. Çevresine duyarlı, başkaları yerine hissedebilen, başkalarının acılarına kolaylıkla yaklaşabilen, incelikli ve hassas bir çocuk Hamnet.

Anlatıyı Taşıyan ve Taşıyamayan Yüzler

Henüz hayatın sert tarafıyla karşılaşmamışken bile, dünyayı derinlemesine algıladığını hissettiren bir yanı var. Anlatı yavaşça onun etrafında dönmeye başladığında, seyirci şunu fark etmeye başlıyor: Hamnet’in varlığı, kaybolmadan önce bile, fazlasıyla canlı ve sevilesi.

Burada küçük yaştaki oyuncu Jacobi Jupe’un performansı, bu kırılganlık duygusunu hiçbir şekilde yapaylık duvarına çarpmadan taşıyabilmesiyle ön plana çıkıyor.

Hamnet: Ölmek ya da Ölmemek

Hamnet: Ölmek ya da Ölmemek

Çocuk karakterlerin anlatıyı taşımak için sıkça bir araca indirgenmesinin önüne geçen önemli bir tercih söz konusu. Oyuncu yönetimi Hamnet’i yalnızca hikâyeyi ilerleten bir unsur olarak değil, kendi iç dünyası olan bir karakter olarak ele alıyor. Böylece seyirci hem o öldüğünde Agnes ile birlikte sahici bir yas tutabilir hem de akıllardan çıkmayacak olan kapanış sahnesinde bu kaybın nasıl ölümsüzleştiği idrak edildiğinde, acıyla hayranlık arasında salınan, hüzünlü ama kıymetli bir duygulanma hâlinin içinde kalabiliyor.

Bu yasın ağırlığını yüklenen karakter için kadroya seçildiğini öğrendiğimden beri performansını izlemeyi sabırsızlıkla beklediğim Jessie Buckley ise Agnes rolünde adeta ekranın kalbini ele geçiriyor ve içinde olduğu her sahneyi tamamen dolduruyor. Oyunculuk yeteneği öyle bir yerden kuruluyor ki, çektiği acıda resmen onunla birlikte nefes alıp veriyoruz. Ne bir an fazla geliyor performansı ne de herhangi bir duyguyu seyirciden esirgiyor.

Hamnet: Ölmek ya da Ölmemek

Hamnet: Ölmek ya da Ölmemek

Abartıya kaçmayacaksa anlatı sona yaklaştıkça, artık Agnes’i bir karakter olarak değil de yaşayan, düşünen, yas tutan gerçek bir varlık olarak algılamaya başlıyoruz. Oyuncuya En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar adaylığını da getiren bu performansın, Buckley’nin kariyerinde unutulmaz bir durak, bir köşe taşı olacak gibi görünüyor. Açıkçası bu yarışta kalbim kesinlikle onun kazanmasından yana.
Buckley ve Jupe’un bu kadar güçlü performanslar sergilediği yapımda, oyunculuk bakımından her aktörün aynı çizgide ilerlediğini söylemek ne yazık ki pek mümkün olmuyor. Bu dört dörtlük bir film olabilecekken, benim için Hamnet’in en büyük ve neredeyse tek ciddi kusuru Paul Mescal. Kariyerinde daha önce defalarca kendini kanıtlamış olmasına rağmen burada şok edici düzeyde silik ve mesafeli görünüyor.

Hamnet: Ölmek ya da Ölmemek

Hamnet: Ölmek ya da Ölmemek

Dahası, karakterle bütünleşmekte zorlandığı anlar yaşadığını söylemek bile mümkün çünkü seyirci olarak bazen Agnes’in eşindense ekranda Paul Mescal’ın kendisini izlediğim hissini üzerimden atamadığım pek çok sahne oldu. Elbette bu da bin bir emekle ve başarıyla oluşturulmuş bir kurgusal atmosferden kolaylıkla koparıyor.
Agnes’in ve çocukların varlığı bu denli sahici, derin ve dokunabilir haldeyken, Mescal’ın hayat verdiği karakterde aynı ağırlığın taşınmaması anlatıda epey göze çarpan bir dengesizlik ve özensizliğe yol sebep olmuş oluyor. Karakterin iç dünyasına yeteri kadar nüfuz edemediğini gözlemlediğim Mescal’ın performansının, filmin genelindeki oyunculuk seviyesine kıyasla bariz biçimde geride olması anlatıyı sekteye uğratan, oldukça göze batan bir pürüz bana kalırsa.

Duygunun Görsel ve İşitsel İnşası

Son yıllarda yapılmış olan filmlerde bu konuya ayrı bir paragraf ayırmak gibi bir huyum olmasa da filmin anlatı kısmındaki tatmin edici duygusallığına ek olarak beni büyüleyen bir diğer unsur hiç şüphesiz ki görüntü yönetmenliğinin kusursuz, mükemmel olması. Her kare, kendi içinde bağımsız bir tablo gibi ekranda beliriyor, renkler adeta seyirciyi kolundan yakalıyor; ışığın, dokunun ve renklerin bu kadar bilinçli bir kompozisyonla bir araya geldiği, bakmaktan çok hissedildiği, benzeri çok nadir rastlanan bir durum bu.

Hamnet: Ölmek ya da Ölmemek

Hamnet: Ölmek ya da Ölmemek

Yeşillerin canlıymış gibi titreştiği orman sahneleri, toprağın ve suyun dokusunu seyirciye geçiren planlar, yasın ağırlığının çöktüğü karanlık sahnelerde bile patlayan doygun renkler unutulmaz bir görsel dil ortaya çıkarıyor.
Görsel dünyasının bu kadar etkileyici kurgulandığı bir filmin müziklerinin de geri planda kalması mümkün değil elbette. Max Richter’ın besteleri görüntülerle yarışmak yerine onların altına yerleştirilmiş bir gerilim hattı gibi işliyor.
Film boyunca duyduğumuz sesler fark edilmeden biriktiriliyor ve kimi zaman huzursuzluk, kimi zaman kapıda olan bir kırılmanın işareti olarak sahnelerin tonunu belirliyor. Özellikle arıların olduğu sahnede kullanılan müzik, filmdeki ses dizaynı açısından en çarpıcı ve en unutulmaz anlardan biri olarak akıllara kazınıyor.

Özetle, bir kaybın ardından tutulan yasın zamanla nasıl kendini bir hatırlama biçimine, oradan da ölümsüz bir anlatıya dönüşebileceğini, dönüşmüş olduğunu anlatması bakımından unutulmaz bir film Hamnet. Ölümü anlamlandırmaya çalışırken, ölümle şekillenip bambaşka bir varoluş düzlemine taşınan bir hafızayı, acıyı hiçbir şekilde romantize etmeden izleyicinin içine yerleştiren benzersiz bir yapım. Tam anlamıyla sanatla ulaşılan bir ölümsüzlüğün başarılı bir temsili.
Cuma günü vizyon izleyicisiyle buluşmaya hazırlanan bu yapımı mutlaka ama mutlaka sinema salonlarında görmenizi öneriyorum.
Soraki yazılarda görüşmek üzere!

Hamnet: Ölmek ya da Ölmemek

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap

Bu internet sitesinde, kullanıcı deneyimini geliştirmek ve internet sitesinin verimli çalışmasını sağlamak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Bu internet sitesini kullanarak bu çerezlerin kullanılmasını kabul etmiş olursunuz. Kabul Et Daha Fazlası...