All of a Sudden: Hamaguchi’nin En Şefkatli Filmi
Ryusuke Hamaguchi’nin filmlerinde insanlar konuşarak birbirlerine ulaşır. Drive My Car‘da bir arabanın içinde saatlerce süren diyaloglar vardı, Evil Does Not Exist‘te ise bir köy toplantısının gerilimi filmin omurgasını oluşturuyordu. All of a Sudden da bu geleneği sürdürüyor ama bu kez konuşmanın kendisi bir hayatta kalma biçimine dönüşüyor.
Film, Cannes 2026’da galası yapıldığında festivalin en çok konuşulan yapımı oldu; hatta eleştirmenlerin oylamasında festivalin en iyi filmi seçildi. Virginie Efira ve Tao Okamoto, canlandırdıkları karakterler için en iyi kadın oyuncu ödülünü paylaştılar. Hikâye, Fransa’da bir huzurevi işleten Marie ile kanserle boğuşan Japon bir tiyatro yönetmeni Mari’nin mektuplaşmalarından başlayıp yüz yüze bir dostluğa dönüşen ilişkisini anlatıyor. Kaynak, filozof Makiko Miyano ile antropolog Maho Isono arasındaki gerçek mektuplardan oluşan bir kitap; bu da filme tuhaf bir gerçeklik ağırlığı katıyor.
Zamanın İçinde Derinleşen Şefkat

All of a Sudden: Hamaguchi’nin En Şefkatli Filmi
Üç saat on altı dakikalık bir süre uzun görünebilir ama Hamaguchi bu zamanı israf etmiyor. Filmin büyük bölümü, iki kadının gece boyu süren sohbetlerine ayrılmış; kapitalizmin doğum oranlarını nasıl düşürdüğünden tutun da bakım işinin görünmezliğine kadar birçok konuya değiniyorlar. Bu, ilk bakışta akademik bir tartışma gibi görünse de Hamaguchi karakterlerin arasındaki merakı ve şefkati o kadar iyi kuruyor ki konuşma asla soğuk kalmıyor. Bir eleştirmenin belirttiği gibi film, yönetmenin beş saatlik dostluk draması Happy Hour ile açık bir akrabalık taşıyor; ama bu kez ilişki hiçbir zaman romantik bir sınıra dayanmıyor, yine de kimyaları herhangi bir aşk hikâyesi kadar güçlü.
Filmin en etkileyici tarafı, ölümü ele alışı. Terminal hastalık dramalarının çoğu hastayı ya kurban ya da ilham kaynağı olarak kurgular. Hamaguchi bunların hiçbirini yapmıyor. Mari; dünyaya karşı doymak bilmez bir merak taşıyan, kendi ampirik yaklaşımının sınırlarını sorgulayacak kadar keskin bir sanatçı olarak çiziliyor. Filmin bir noktasında konuşma yetisini kaybetmiş huzurevi sakinlerinin ellerini ve ayaklarını birer iletişim aracına dönüştürdüğü sahneler var; bu görüntüler beni gerçekten sarstı. Bakım kurumlarının resmi prosedürleriyle gerçek şefkatin nasıl çatıştığını gösteren bu sahneler, filmin en sessiz ama en güçlü anları arasında.
İki Kültürün ve Dilin Buluşması

All of a Sudden: Hamaguchi’nin En Şefkatli Filmi
Hamaguchi’nin Fransızcadaki ilk uzun metrajı olması da ayrı bir merak konusu. Léa Le Dimna ile birlikte yazdığı senaryo, iki farklı kültürün ve iki farklı dilin arasında köprü kurmayı başarıyor; üstelik bunu hiçbir zaman turistik ya da yüzeysel bir egzotizme kaçmadan yapıyor. Mari’nin Fransızca akıcılığının Marie’nin dikkatini çekmesi ve dostluğun başlangıç noktası olması, filmin dil üzerine kurduğu ince bir tema da barındırdığını gösteriyor.
Görüntü yönetmeni Alan Guichaoua’nın kamerası, iki kadının arasındaki mesafeyi ölçercesine hareket ediyor; bazen yakınlaşıyor, bazen geri çekiliyor; sanki dostluğun kendisi de bir tür koreografi. Samuel Andreyev’in müziği ise minimal kalarak diyaloğun önüne geçmiyor, sadece gerektiğinde devreye girip duygusal ağırlığı destekliyor.
Filmin dağıtımcısı Neon, son yıllarda Cannes’da art arda Altın Palmiye kazanan filmleri dağıtan bir stüdyo hâline geldi; bu da All of a Sudden‘ın ödül sezonunda ciddi bir kampanyayla desteklenebileceğine işaret ediyor. Filmin Fransa’da 12 Ağustos’ta, Japonya’da ise haziran ayında vizyona girdiğini biliyoruz; İngiltere ve Amerika tarihleri henüz netleşmedi.
Hamaguchi Sinemasının Doğal Bir Devamı
Ama şimdiden söylenebilir: Drive My Car ile Oscar kazanan Hamaguchi, bu filmle kariyerinin en insancıl işini ortaya koydu. Kapitalizmin acımasızlığına dair sert bir eleştiri barındırsa da film asla karamsarlığa teslim olmuyor. İnsanların birbirini iyileştirebileceğine dair sahiden hak edilmiş bir inanç taşıyor ve bu inancı hiçbir zaman ucuz bir iyimserliğe indirgemeden üç saati aşkın bir sabırla inşa ediyor.
Hamaguchi’nin kariyerine bakınca All of a Sudden‘ın bir sapma değil, doğal bir devam olduğu görülüyor. Happy Hour‘da dört kadının arkadaşlığını, Drive My Car‘da bir arabanın içindeki yavaş yavaş açılan güveni, Evil Does Not Exist‘te bir topluluğun doğayla kurduğu kırılgan dengeyi anlatmıştı. Hepsinde ortak olan şey, insanların birbirine gerçekten kulak vermesi için zamana ihtiyaç duyduğu fikri. All of a Sudden bu fikri belki de en saf hâliyle sunuyor; çünkü burada zaman kısıtlı, ölüm yaklaşıyor ve iki kadının birbirine ne kadar açılabileceği ellerinde kalan süreyle sınırlı.

All of a Sudden
Filmin İngilizce ve Amerika vizyon tarihleri netleşmemiş olsa da Neon’un ödül sezonu kampanyası düşünüldüğünde filmin önümüzdeki aylarda daha geniş bir izleyici kitlesine ulaşması bekleniyor. Cannes’daki çifte en iyi kadın oyuncu ödülü, ödüller sezonunda da bu iki performansın konuşulacağının erken bir işareti.
Efira’nın kariyerinde bu film ayrı bir yer tutuyor; Fransız sinemasının en güvenilir yüzlerinden biri olarak bilinen oyuncu, burada hem kırılgan hem de dayanıklı bir kadın portresi çiziyor; ne saf bir bakıcı ne de tükenmiş bir kurtarıcı. Okamoto ise Japon sinemasında daha çok ana akım yapımlarla tanınıyordu; bu film onun için uluslararası sanat sineması çevrelerinde tanınmasını sağlayacak bir dönüm noktası olabilir. İki oyuncunun ortak sahnelerindeki o rahat, hiç zorlanmamış kimya, filmin en güçlü sermayelerinden biri.
Bu filmi kaçırmamak gerekiyor; çünkü Hamaguchi gibi bir yönetmenin bu kadar açık yürekli bir iş çıkarması sık rastlanan bir durum değil. Sinema çoğu zaman büyük dramları, büyük çatışmaları anlatmayı tercih ediyor ama All of a Sudden bize hatırlatıyor ki iki insanın birbirini dinlemesi de başlı başına bir dram olabilir; üstelik en az diğerleri kadar güçlü bir dram.