Anasayfa İncelemelerDizi İncelemeleriThe Beauty 1. Sezon: Beauty is the New Beast

The Beauty 1. Sezon: Beauty is the New Beast

Yazar: Tuğçe Ulutuğ
The Beauty 1. Sezon: Beauty is the New Beast

The Beauty 1. Sezon: Beauty is the New Beast

The Beauty’nin ilk birkaç bölümü çıktığında yazdığım ön incelemede dizinin güzellik ve wellness takıntısını oldukça kirli, camp, abartılı ve rahatsız edici bir body horror evrenine çevirdiğini söylemiştim. Sezonun tamamını bitirdikten sonra tekrar karşınızdayım.

Sezon ilerledikçe dizinin kurduğu dünyanın aslında oldukça sistemli bir şekilde genişlediğini gördüm. Hikâye başta yalnızca birkaç tuhaf ölüm ve patlayan bedenlerle başlayan bir gizem gibi görünse de zamanla güzellik, kapitalizm, arzu ve beden politikalarının iç içe geçtiği daha büyük bir anlatıya dönüşüyor ve içinde kaybolduğumuz bir hâle geliyor.

Şimdi adım adım bu evreni kurcalama zamanı 😎🤘

Ryan Murphy Evreninde Bir Güzellik Kabusu

Ön yazıyı okumamış olanlar için dizinin yaratıcı tarafına da küçük bir parantez açmak isterim. The Beauty, Ryan Murphy ve Matthew Hodgson tarafından yaratılan bir dizi. Murphy’yi zaten Nip/Tuck, American Horror Story, Pose, Monster ve Ratched gibi işlerinden tanıyanlarınız eminim vardır.

Murphy’nin kariyerine baktığımızda beden, kimlik, arzu ve toplumun bakışı gibi temaları sürekli kurcalayan bir yaratıcı olduğunu hemen anlıyoruz zaten. The Beauty de bu anlamda Murphy evrenine oldukça yakışan bir proje olmuş bence. Çünkü burada da beden bir gösteri alanına, güzellik de bir tür takıntıya dönüşüyor.

Dizi aynı zamanda Jeremy Haun ve Jason A. Hurley’nin yazdığı aynı adlı çizgi roman serisinden uyarlanan bir hikâye. Çizgi romanda da “güzellik” literal anlamda bir virüse dönüşüyor ve insanlar kusursuz versiyonlarına evriliyor. Ryan Murphy’nin bu materyali alıp kendi camp ve grotesk estetiğiyle yeniden yorumlaması dizinin tonunu iyice çılgın bir yere taşımış.

The Beauty 1. Sezon: Beauty is the New Beast

The Beauty 1. Sezon: Beauty is the New Beast

Patlayan Bedenlerle Başlayan Hikâye

Direkt ilk sahneden bu çılgınlığın içine sürükleniyoruz. Bella Hadid’in Balenciaga defilesinde başlayıp patlamayla biten sekansı hem body horror estetiğini hem de moda dünyasına yönelen sert eleştiriyi ortaya koyarak adeta “Ben buradayım!” diyor gibi.

The Beauty virüsünün DNA’yı “ideal versiyona” dönüştüren sistemi ve bu kusursuzluğun bedendeki korkutucu tepkileri yavaş yavaş kanımıza karışıyor…

Hikâyenin merkezinde Paris’te bir otel odasında tanıştığımız iki polis var: Cooper (Evan Peters) ve Jordan (Rebecca Hall). Etrafta patlayan modeller arttıkça bu iki karakter olayların peşine düşüyor ve soruşturma kısa sürede sıradan bir vakadan çok daha büyük bir şeye dönüşüyor.

Kusursuzluk Arzusunun Trajik Yüzü: Jeremy

Cooper ve Jordan’dan sonra karşımıza bize bakarak mastürbasyon yapan Jeremy çıkıyor. İlk başta Jaquel Spivey tarafından canlandırılan Jeremy, bedeninden rahatsız, yalnız ve görünmez hisseden bir karakter. Estetik müdahalelerle kendini arzulanan birine dönüştürmeye çalışırken işleri eline yüzüne bulaştırıyor. Ve o harika ikonik dans ettiği eşofmanıyla başına kötü işler açıyor.

Tam her şeyden vazgeçmişken Beauty virüsüyle tanışıyor ve hayatı tamamen değişiyor.

Dönüşümden sonra karaktere Jeremy Pope hayat vermeye başlıyor ve Jeremy’nin hikâyesi dizinin en trajik ama en ilginç hatlarından birine dönüşüyor.

Virüsün Gerçek Doğası

Sezon ilerledikçe virüsün doğası daha da netleşmeye başlıyor.

Bu sırada da başımıza korkunç olaylar geliyor; Jordan’ın enfekte olması. Kendi araştırdığı virüsün parçası hâline gelmesi klasik bir polisiye ironisi yaratmış. Bunu sevmedim ama hikâyeyi bir anda çok daha kişisel bir noktaya taşımış olması iyi oldu.

Açıkçası Rebecca Hall’un karakter dönüşümünden sonra karakter olarak kalmasını isterdim. Jess Alexander da hoş bir oyuncu ama nedense karakterle bir türlü bağ kuramadım. Belki de bu uyumsuzluk bilinçli bir tercihtir. Kusursuzluğun aslında ne kadar tuhaf ve yabancı bir şey olduğunu göstermek için yapılmış olabilir.

Hikâye büyüdükçe Beauty serumunun arkasındaki figür de sonunda ortaya çıkıyor: Byron Forst.

Byron aslında güzelliği elitler için tasarlayan bir narsist. Çok iğrenç bir karakter olmasına rağmen canlandıran kişinin Ashton Kutcher olması dizinin seyir zevkini ciddi şekilde arttırmış. Teşekkürler cast ekibi 🙂

The Beauty 1. Sezon: Beauty is the New Beast

The Beauty 1. Sezon: Beauty is the New Beast

The Tetikçi: Antonio

Bir süre sonra Antonio da dahil oluyor. Antonio çizgi roman enerjisini en çok taşıyan karakter. O yüzden dizideki varlığının çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Anthony Ramos’un canlandırdığı Antonio ilk başta sıradan bir tetikçi gibi görünse de sezon ilerledikçe hikâyenin en önemli figürlerinden birine dönüşüyor.

Ayrıca dizinin ilerleyen bölümlerinde Antonio ve Jeremy ikilisini izlemek de oldukça keyifli. Dizideki favori ikilim desem abartmış olmam sanırım 🙂

Güzellik Karaborsada

Sezonun ilerleyen kısmında Beauty’nin sınıfsal boyutu da iyice netleşiyor. Virüsün ilk çıkış noktası elitlere özel, gençlik ve kusursuzluk vadeden bir biyoteknoloji. Ancak sistem sızdırılıyor, serum çalınıyor ve kısa sürede kara borsaya düşüyor. Böylece güzellik teknolojisi bir anda sosyal bir felakete dönüşüyor.

Sezonun ortalarına geldiğimizde dizinin body horror tarafı da iyice güçleniyor. Manny’nin dönüşüm sahnesi özellikle bu açıdan oldukça etkileyiciydi. İzlerken en keyif aldığım sahnelerden biri. Ben Platt’ın Isaac Powell’a dönüştüğü o an gerçekten body horror severler için bir şölen olacak 🙂

Aynı süreçte Byron’un gerçek motivasyonları da ortaya çıkıyor. Virüsün sorunlu olduğunu bilmesine rağmen üretimi artırmayı planlıyor. “Injectable Instagram fillers” mantığıyla düşünerek booster’ları sulandırıp daha fazla satmayı hedefliyor. Yani ölümcül bir biyoteknolojiyi kozmetik ürün gibi pazarlamaya çalışıyor.

Hikâyenin Başı

Sezonun ortasında hikâyeye Mike ve Clara da dahil oluyor. Mike (Eddie Kaye Thomas) ve Clara (Rev. Yolanda) sosyal kaygıyla mücadele eden iki tıbbi teknisyen. Clara yoğun beden disforisi yaşayan trans bir kadın, Mike ise onunla aynı yerde çalışan ve ona derin bağlılık duyan biri. Serumu kullandıktan sonra Clara kendi ideal versiyonu olarak yeniden doğuyor ve bu yeni versiyonu Lux Pascal canlandırıyor. Mike’ın dönüşmüş hâlini ise Joey Pollari canlandırıyor.

Buradan şunu anlıyoruz: virüs bir komplo teorisinden değil, kabul edilme arzusunun sonucu ortaya çıkıyor.

The Beauty 1. Sezon: Beauty is the New Beast

The Beauty 1. Sezon: Beauty is the New Beast

Elitlerin Oyuncağı Lise Koridorlarına

Sezon ilerledikçe hikâye daha kişisel ve daha trajik alanlara da giriyor. Meyer ve kızı Joey üzerinden Beauty ilk kez bir kozmetik araç olmaktan çıkıp hayatta kalma aracına dönüşüyor. Bu da dizinin etik alanını tamamen griye çekiyor.

Güzellik meselesi podyumdan eve taşınıyor.

Ve sezonun sonlarına doğru Beauty artık yalnızca elitlerin oyuncağı olmaktan iyice çıkıp toplumsal bir histeriye dönüşüyor. Okullarda konuşulmaya başlanıyor. Liselere kadar iniyor. Sosyal medya, gençlik baskısı ve estetik kaygılar virüsü daha da yaygın hâle getiriyor.

İlerleyen bölümlerde liseli Bella, Connor tarafından enfekte ediliyor. Connor da –kıyamam, iyilik olsun diye– virüsü Bella’ya daha iyi geçirebilmek için kendine bir doz daha vuruyor. Ama işler umduğu gibi gitmiyor. Aldığı “double dose” yüzünden virüs daha da bozulmuş durumda ve Bella güzelleşmek yerine korkunç bir yaratığa dönüşüyor. Annesinin kızını gördüğü andaki tepkisini görmelisiniz…

Yani anlayacağınız bu noktadan itibaren beauty is the new beast 🙂

Vee Sonuç…

Ryan Murphy’nin en iyi yaptığı şeylerden biri korkunç derecede ciddi meseleleri parlak, absürt ve grotesk bir yüzeyin altında anlatmak.

Sezon boyunca The Fly’ın beden korkusunu, The Substance’ın güzellik eleştirisini, Nip/Tuck’ın estetik saplantısını ve American Horror Story’nin o tuhaf çekiciliğini hissetmemek mümkün değil. Zaten The Beauty tüm bunların bir melezi niteliğinde. Belki biraz da Pluribus. En azından son dönemdeki örnekleri bunlar.

Aslında insanlık var olduğundan beri yaşlanma, değişme, en iyi versiyonu olamama korkusunu anlatıyor, hikâyeleştiriyor. Sinema da uzun zamandır bu korkunun farklı versiyonlarını anlatıyor. Terry Gilliam’ın Brazil (1985) filminde üst sınıfın genç kalma takıntısı grotesk estetik operasyonlarla inanılmaz bir görsel şölenle anlatılır mesela. Michael Crichton’ın Looker (1981) filminde de plastik cerrahi, reklam endüstrisi ve “kusursuz model yüzü” yaratma fikri karanlık bir teknoloji paranoyasına dönüşüyordu. Yani güzellik takıntısı sinemada uzun zamandır bir korku malzemesi.

Bugün aslında bu korku yine aynı yerde. Eğer bu diziyi sevdiyseniz ve yukarıda bahsettiğim filmleri izlemediyseniz mutlaka öneririm. Güzellik meselesinin her zaman bir teknolojiye, bir ürüne ve hatta dev bir pazara dönüşmesinin getirdiği kaosları göreceksiniz.

The Beauty de tam olarak bu noktada duruyor.

Uzatmadan özetlemek gerekirse aldığım ana fikir şu; Yaşlanmak bozulmak değil, gerçekten yaşamış olmak…

Ve asıl korkutucu olan patlayan bedenler, iğrenç sıvılar değil, kimsenin kendini olduğu gibi sevmeye cesareti olmaması…

The Beauty 1. Sezon: Beauty is the New Beast

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap

Bu internet sitesinde, kullanıcı deneyimini geliştirmek ve internet sitesinin verimli çalışmasını sağlamak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Bu internet sitesini kullanarak bu çerezlerin kullanılmasını kabul etmiş olursunuz. Kabul Et Daha Fazlası...