Je’vida: ve Asimilasyonun Görünmeyen Yaraları
Katja Gauriloff’un Je’vida (2023) filmi, hafızanın, kimliğin ve kültürel kopuşun sinemasal bir haritasını çıkarıyor. Film, kız kardeşinin ölümünün ardından, daha önce hiç tanışmadığı yeğeni Sanna ile birlikte çocukluk evini boşaltmak üzere Finlandiya’nın kuzeyindeki Laponya’ya dönen Iida’nın yolculuğunu izler. Ancak bu dönüş, fiziksel bir geri gelişten çok, bastırılmış bir geçmişin yavaş yavaş yüzeye çıkışıdır. Ev, terk edilmiş bir yapı olmaktan ziyade, saklanmış bir hafızanın mekânsal formuna dönüşür. Mekânın bu şekilde işlev görmesi, Gaston Bachelard’ın, mekânın hafızayı taşıyan bir yapı olduğu yönündeki fenomenolojik yaklaşımını hatırlatır: Ev, yalnızca yaşanan bir yer değil, aynı zamanda kimliğin saklandığı ve yeniden üretildiği bir bilinç alanıdır.
Hafızayı tetikleyen en güçlü unsur, geleneksel Skolt Sámi başlığı olan šaamšiǩ’tir. Bu nesne, burada yalnızca bir kültürel öğe olarak değil, bastırılmış kimliğin maddi bir taşıyıcısı olarak işlev görür. Iida’nın çocukluk adı olan Je’vida ile yeniden temas kurması, bu nesne aracılığıyla mümkün olur. Nesnelerin bu tetikleyici rolü, travmatik hafızanın çoğu zaman doğrudan anlatıdan değil, maddi kalıntılardan ve mekânsal karşılaşmalardan doğduğunu gösterir. Büyükbabasının ölümünde taktığı başlığı yeniden görmek, geçmişin zamansal mesafesini ortadan kaldırır ve hafızayı şimdiye taşır. Film, böylece bastırılmış bir zihinde hatırlamanın gönüllü bir eylemden çok, istemsiz bir karşılaşma olduğunu ortaya koyar.

Je’vida: ve Asimilasyonun Görünmeyen Yaraları
Biçimsel Tercihler: Kadraj, Siyah Beyaz Estetik ve Mekânsal Sıkışma
Filmin teknik tercihleri, bu psikolojik ve kültürel baskıyı görsel düzeyde destekler niteliktedir. Je’vida, siyah beyaz çekilmiş ve 1.37:1 oranı kullanılarak kadrajlanmıştır. Bu oran, klasik sinemanın daha dar ve kapalı çerçevesini çağrıştırırken karakterin sıkışmışlığını ve hareket alanının sınırlandırılmışlığını fiziksel olarak hissettirir. Görüntü alanının bu şekilde daraltılması, Je’vida’nın yaşadığı kültürel ve psikolojik kısıtlanmanın biçimsel bir karşılığına dönüşür. Siyah beyaz estetik, geçmişin romantize edilmesini engeller; aksine, anıların sertliğini, duygusal mesafesini ve travmanın donukluğunu görünür kılar. Filmin görsel dili, travmanın temsilinde belirleyici bir rol oynar. Özellikle kuzey manzaralarının uzun, durağan planlarla verilmesi, ilk bakışta bir özgürlük hissi yaratıyor gibi görünse de bu genişlik, paradoksal biçimde bir yalnızlık ve kopuş duygusu üretir.
İnsan figürü çoğu zaman bu devasa coğrafyanın içinde küçülür, silinir ve kırılganlaşır. Bu görsel strateji, Je’vida’nın yalnızca ailesinden değil, aynı zamanda kültürel aidiyetinden de koparıldığını somutlaştırır. Doğa burada bir sığınak olmaktan çok, tanıklık eden bir boşluk hâline gelir ve izleyiciyi de bu tanıklığa davet eder.
Filmin anlatısal yapısı, doğrusal bir zaman akışını takip etmek yerine parçalı ve kesintili bir hafıza formunu benimser. Çocukluk, yetişkinlik ve hatırlama anları arasında kurulan geçişler, travmatik hafızanın doğasını yansıtır. Bazı dönemlerin eksik bırakılması ya da yalnızca ima edilmesi, anlatısal bir boşluk yaratır. Bu boşluklar, kaybın kendisini görünür kılar. Tıpkı geleneksel balık ağlarındaki açıklıklar gibi, eksik olan şey kalan parçaların değerini artırır.
Film, hatırlamanın tamamlanmış bir süreç olmadığını; aksine, sürekli yeniden kurulan bir deneyim olduğunu ima eder. Bu parçalanmışlık teması, filmde geçen kısa ama güçlü bir diyalogda sembolik bir karşılık bulur: “Dede, Sampo nedir?” Fin mitolojisinde bolluk, düzen ve sürekliliğin kaynağı olan Sampo’nun parçalanması, yalnızca maddi bir kayıp değil, kozmik bir bütünlüğün kırılması anlamına gelir. Je’vida’nın hikâyesi de benzer bir kırılmanın izlerini taşır. Asimilasyon, onun dilini, adını ve kimliğini parçalara ayırmış; geriye yalnızca fragmanlar, sessizlikler ve bastırılmış anılar bırakmıştır. Film, bu parçaları eksiksiz biçimde birleştirmeye çalışmaz. Bunun yerine kırılmış bir kimliğin yankılarını, eksik kalan yerleriyle birlikte kabul etmenin mümkün olup olmadığını sorgular.

Je’vida: ve Asimilasyonun Görünmeyen Yaraları
Çocukluk Travması ve Asimilasyon Mekânı Olarak Okul
Filmin travmatik yoğunluğu, Je’vida’nın çocukluk deneyimlerinde doruğa ulaşır. Büyükbabasının ölümü, onun için yalnızca bir aile üyesinin kaybı değil, aynı zamanda kültürel sürekliliğin kırılması anlamına gelir. Zira ölümünün hemen ardından yatılı okula gönderilir ve kimliğinden koparılır. Okul ortamı, asimilasyonun en doğrudan uygulandığı mekân olarak karşımıza çıkar.
Geleneksel kıyafetlerinin çıkarılması, dilinin yasaklanması ve yeni bir isimle çağrılması, kimliğin sistematik olarak yeniden yazılmasının araçlarıdır. Bu yeniden adlandırma, bireyin kendi geçmişinden koparılmasını simgeler. Daha sarsıcı olan ise annesinin doğum sırasında ölmesi ve yeni doğan kardeşinin cansız bedeninin Je’vida’nın kollarına verilmesidir. Bu sahne, ölüm ve yaşamın aynı anda deneyimlendiği bir eşik anını temsil eder. Çocuğun, henüz anlamlandıramayacağı bir kaybı fiziksel olarak taşımaya zorlanması, travmanın yalnızca psikolojik değil, bedensel bir deneyim olduğunu gösterir. Je’vida’nın ellerine bırakılan bu ağırlık, aynı zamanda onun erken yaşta üstlenmek zorunda kaldığı tarihsel ve kültürel yükün de bir metaforuna dönüşür.
Bu kayıplar, film boyunca tekrar eden sessizlik, mesafe ve içe kapanma hâliyle yankılanır. Yetişkinlikte ortaya çıkan duygusal donukluk, geçmişte yaşanan bu kopuşların doğrudan bir uzantısıdır. Gauriloff, travmayı dramatize etmek yerine onun izlerini, boşluklarını ve yankılarını gösterir. Böylece travma, geçmişte kalmış bir olay değil; karakterin bugünkü varoluşunu şekillendiren, süreklilik gösteren bir durum olarak görünür hâle gelir. Bu durum, Je’vida’nın hamile yeğeniyle konuşurken söylediği “Hiç çocuk sahibi olmadım.” cümlesinde somutlaşır. Bu ifade, yalnızca kişisel bir yaşam tercihinin değil, travmanın kuşaklar arası aktarımı kesintiye uğratan etkisinin de bir göstergesidir. Je’vida’nın taşıdığı yük, geçmişin değil, aynı zamanda gerçekleşmemiş bir geleceğin de ağırlığını içerir.
Dil, Kültürel Hafıza ve Sinemasal Direniş
Filmin Skolt Sámi dilinde çekilmiş olması, onu sinema tarihi açısından ayrıcalıklı bir konuma yerleştirir. Je’vida, bu dilde çekilen ilk uzun metrajlı kurmaca film olma özelliğini taşır. Avrupa’nın en tehlike altındaki dillerinden biri olan Skolt Sámi’nin yaklaşık üç yüz konuşanı kaldığı düşünüldüğünde film, yalnızca bir anlatı değil, aynı zamanda bir dilsel ve kültürel hafıza alanı yaratır.
Asimilasyon politikalarının en yıkıcı sonuçlarından biri dilin kaybıdır; çünkü dilin kaybı yalnızca iletişim araçlarının değil, aynı zamanda dünya algısının da kaybı anlamına gelir. Gauriloff’un da ifade ettiği gibi, dilin yokluğu bireyi kendi kimliğine yabancılaştıran bir kopuş yaratır. Bu bağlamda film, yalnızca bastırılmış bir geçmişi temsil etmekle kalmaz; aynı zamanda bu geçmişin dilsel varlığını yeniden görünür kılar. Gauriloff’un kişisel geçmişi, filmin duygusal yoğunluğunu belirleyen temel unsurlardan biridir. Yönetmenin kendisi de Skolt Sámi kökenlidir ve asimilasyon politikalarının etkilerini doğrudan deneyimleyen bir kuşağa aittir. Bu nedenle film, dışarıdan gözlemleyen bir bakıştan çok, içeriden konuşan bir hafıza biçimi sunar. Sanat burada yalnızca temsil eden bir araç değil, aynı zamanda iyileştirici bir alan olarak konumlanır.

Je’vida: ve Asimilasyonun Görünmeyen Yaraları
Sonuç: Kırılmış Kimliğin Yankısı
Je’vida, kültürel hafıza, dil ve kimlik üzerine kurulmuş güçlü ve incelikli bir sinemasal anlatı sunar. Gauriloff’un filmi, unutulmuş bir tarihin izlerini takip ederken aynı zamanda sinemanın bir hafıza alanı olarak işlev görebileceğini gösterir. Bu yönüyle Je’vida, yalnızca bir karakterin hikâyesi değil; bir halkın silinmeye çalışılan sesinin yeniden duyulur hâle gelmesidir.