The Dreadful: ‘Korku’suz Çiğ Bir Söylem
Senaryosunu ve yönetmenliğini Natasha Kermani’nin üstlendiği bir korku filmi olan The Dreadful, başrollerindeki Sophie Turner, Kit Harington ve Marcia Gay Harden gibi isimlerle izleyiciyi karşılıyor. Game of Thrones’tan da çok iyi bildiğimiz Turner ve Harington ikilisini bu kez bambaşka bir hikâyenin içinde, farklı rollerle görmek ilginç duruyor. The Dreadful, türü ve konusu itibarıyla Orta Çağ İngilteresi’nde geçen, gotik ögelerle bezenmiş bir korku filmi. Korku sinemasının son dönemlerde yaptığı sağlam atak sonrasında bu türden filmler daha da merakla beklenmeye başlandı. Özellikle buradaki oyuncu seçiminin de bu film açısından ilgiyi üzerine çekebilmesi oldukça olası. Bunun oldukça ticari bir hamle olduğunu belirtmekle beraber, The Dreadful’un pek çok açıdan etkisiz ve yetersiz bir film olduğunu ifade edebiliriz.
Film İzleyiciye Ne Sunuyor?
Hikâye, 15. yüzyılda İngiltere’de yaşanan Güller Savaşı döneminde geçiyor. Bu savaşın beraberinde getirdiği yoksulluğun, sefaletin ve toplumsal çürümenin ortasında Anne (Sophie Turner) ve kayınvalidesi Morwen (Marcia Gay Harden) yalnız başlarına, taşrada sessiz ve zor koşullar altında yaşam mücadelesi veriyorlar. Anne’in kocası Seamus ise savaşa gittiği için yanlarında değil ve nerede olduğu belirsiz; bundan dolayı da Anne ve Morwen bu özlemi içlerinde büyüterek yaşıyorlar. Toplumdan oldukça izole bir şekilde yaşayan Anne ve Morwen, hayatın en sert gerçekleriyle yüzleşmek zorunda kalıyorlar. Bu bakımdan, açlıkla sınanan bu ikili üzerinden bir hayatta kalma teması da işleniyor. Film, savaşın bu olumsuz sonuçlarını ve Orta Çağ atmosferini görsel açıdan başarıyla yansıtıyor.
Öte yandan bu çetin şartların insanların ahlakı üzerindeki zorlayıcı gücünü de özellikle Morwen’in yaptığı hırsızlıklar üzerinden gözlemliyoruz. Morwen, Anne ile birlikte hayata tutunabilmek ve açlıktan ölmemek için insanların en savunmasız anlarında harekete geçerek onları öldürüyor; üstlerindeki değerli eşyaları alarak bunları satıp evi geçindirmeye çalışıyor. Anne ise ürkek, savunmasız ve pasif bir yapıda olduğu için Morwen’in yaptıklarına sesini çıkaramıyor ve onun baskıcı, manipülatif yanı karşısında itaat etmekten başka çaresi kalmıyor. Dolayısıyla film boyunca Anne üzerinden bir zorunluluk ahlakı çatışması yaşanıyor. İkilinin yaşananlara rağmen geleceğe dair ümitleri var; bu da Seamus’ın bir gün zengin bir şekilde eve geri dönerek onları bu yoksulluktan kurtarması ihtimaline dayanıyor. Film, toplumdan soyutlanmış bir yaşamın paranoyayı, yalnızlığı ve korkuyu tetikleyişini doyurucu bir şekilde yansıtıyor.

The Dreadful: ‘Korku’suz Çiğ Bir Söylem
“Heretik”
Hikâyenin asıl kırılma noktası ise Jago’nun (Kit Harington) bu küçük kasabaya savaştan kaçarak geri dönmesiyle yaşanıyor. Jago, Seamus ve Anne küçüklüklerinden beri birbirlerini tanıyan bir arkadaş grubudur. Jago ve Seamus savaşa birlikte gidiyorlar ama yalnızca Jago geri dönebiliyor ve kötü haberi Anne ile Morwen’e veriyor. Anne bu haberin ardından bir yas sürecine giriyor; ancak ortamın da müsait hâle gelmesiyle, Jago’nun küçüklüğünden beri içinde taşıdığı hisler zamanla açığa çıkıyor ve Jago ile Anne bir şekilde yakınlaşıyorlar.
Jago’nun bu dönüşüyle beraber filmdeki doğaüstü olaylar giderek artıyor. Anne, gerçek ile hayal arasındaki bir yörüngeye hapsolurken aynı zamanda Jago’nun da etkisiyle duygusal ve psikolojik kırılmalar yaşıyor. Zamanla Morwen’in yaptıkları ise hayatta kalma içgüdüsünün ötesine geçiyor ve filmin belkemiğini oluşturan açgözlülük anlatısıyla birleşiyor. Morwen işlediği günahlara, bunların Tanrı’dan gelen bir iyilik olduğu düşüncesiyle meşru bir dayanak ararken; Anne ise ortak olduğu kötülüklerden dolayı dinsel bir hesaplaşmanın içine düşüyor. Anne ve Jago zamanla birbirlerine karşı güçlü duygularla bağlansalar da Morwen bu durumdan oldukça rahatsızlık duyuyor. Anne’e, bu şekilde davranarak oğlunun anısına zarar vereceğini ve dul bir kadının bir erkekle böyle görünmemesi gerektiğini söyleyerek onu her açıdan köşeye sıkıştırıyor. Şehvete ve günaha kapı aralamamasını söyleyen Morwen, giderek daha manipülatif bir karaktere bürünüyor.
Film, Anne üzerinden bir kadın perspektifini dikkate alarak kadının ataerkil düzende yalnızlığa itildiğini ve tahakküm altına alındığını vurgulamak istiyor. Aynı zamanda Anne’in bir çocuğunun olmaması ve toplumun dayattığı “bir kadının çocuğu olması gerektiği” fikri yüzünden, onun kendi zihninde bunlarla da mücadele etmek zorunda bırakıldığını görüyoruz. Cadılaştırılan ve lanetlenen kadın merkezli bu anlatının, filmin en zengin noktalarından biri olduğunu söyleyebiliriz. Filmde giderek Anne dışındaki karakterlerin korkunç bir açgözlülüğe ve dünyevi zevklere saplandığını, Anne’in ise bu bataklığa girmemek için psikolojik bir savaş verdiğini görüyoruz. Jago onun için ya bir ümit kapısı ya da felaketin ayak sesleri olacaktır. Ayrıca Jago, bastırılmış duyguların açığa çıkışının bir simgesidir; Morwen ve Jago arasındaki çatışma bağlamında, katı ve acımasız gerçekçilik ile ümit ve özgürlük arasındaki ince çizgide insanlığını korumaya çalışan bir Anne profili görüyoruz.
Film, ahlaki açıdan ortaya dökülen sorulara keskin cevaplar vermekten kaçınıyor; ancak karakterlerin yaşadıkları üzerinden her şeyin bir bedeli olacağını söylemekten de çekinmiyor. Film boyunca pek çok yerde gördüğümüz gizemli şövalye, kontrolsüz arzuların ve doyumsuzluğun bir bedeli olarak ortaya çıkıyor. Anne, sürekli kendisini takip eden bu karanlık şövalyeden kaçmaya çalışıyor. Aslında esas düşmanın, insanların zihnindeki kirli ve sınır tanımaz istekler olduğunu; bunların yalnızca karanlık bir hayalet kimliğine büründüğünü görebiliyoruz. Fakat film, ahlakilikten uzak bu durumların aynı zamanda insanların itildiği çaresizliğin, baskıların, açlığın ve yalnızlığın bir eseri olduğunu da vurguluyor. Bu açıdan bakıldığında, hayatta kalabilmek için her değerin hiçe sayılması durumu doğal bir sonuç olarak karşımıza çıkıyor.

The Dreadful
Ava Giderken Avlanan Oyuncu Seçimi ve Heyecanlandırmayan Gerilim
Bütün bunlarla birlikte film, ele aldığı konuları işlerken sırtını yasladığı gotik atmosfer ile korkuyu aynı potada eritemiyor. Korku ögeleri geleneksel kalmakla beraber, izleyiciye gerilim duygusunu asla tam olarak yansıtamıyor. İstenen çarpıcılık etkisini yaratamadığı için de işlenen her şey sıradan ve yapay bir söylemmiş gibi kalıyor. Etkileyici bir Orta Çağ trajedisi ortaya konabilecekken bu fırsat ıskalanıyor; dolayısıyla anlatı, izleyici için bir şey ifade etmekten uzaklaşıyor.
Filmdeki gerilim yükünü Marcia Gay Harden, belli bir ölçüye kadar tek başına sırtlamak zorunda kalıyor. Özellikle onun filmdeki performansı övgüye değer; Sophie Turner ve Kit Harington’ın performansları tek başlarına zayıf olmasa da, ikili arasındaki dinamiğin isteneni tam olarak veremediğini söylemek mümkün. Bunun sebebinin kesinlikle Game of Thrones’ta iki kardeşi canlandırmalarından kaynaklandığını söyleyemeyiz; yalnızca ikilinin bu tip bir ilişki açısından uyumlu durmadığını ifade edebiliriz. Bu yüzden izleyicinin, ikili arasındaki ilişkiyle empati kurması zorlaşıyor ve aşk hikâyesi inandırıcı gelmiyor. Ticari olarak bu oyuncu seçiminin etkili olacağı düşünülmüş; ancak ne yazık ki bunun film açısından olumlu bir karşılığı olmamış.
Aynı zamanda karakter derinliğinin yüzeysel kalması da önemli bir eksiklik. Bu durum, anlatının dayanak noktalarının gücünü sekteye uğratıyor. Yine de hikâye Anne’in bakış açısıyla şekillendiği için onun hislerini ve düşüncelerini doğru bir şekilde algılayabiliyor; bu sayede karaktere istenen pencereden bakabiliyoruz. Biçim ve görsellik açısından bakıldığında ise folk, gotik ve karanlık bir ambiyansın yeterli düzeyde sunulduğunu söyleyebiliriz.
Son Bakış
Sonuç olarak baktığımızda hikâye, insanların itildiği zorlu koşullar altında ahlaki değerlerini yitirerek nasıl birer canavara dönüştüğünü konuyu eline yüzüne bulaştırmadan anlatmayı başarıyor. Hayatta kalmak uğruna insanlığın kaybedilebileceğini gösteriyor; ancak bunun, özellikle bazı insanlar için açgözlülüklerini ve sınır tanımaz isteklerini gölgelemek adına sadece bir bahane aracı olduğunu da vurguluyor. Hem hikâyenin geçtiği döneme hem de günümüze yansıyan toplumsal dezavantajların, köşeye sıkıştırılmış bir kadının çerçevesinden ifade edilmesi ise filmin en önemli artısı. Ancak tüm bunlar, anlatı tarzı ve amaçlanan gerilim-korku unsurlarıyla yeterince desteklenemediği için çiğ bir söylem düzeyinde kalıyor. Filmdeki bütün bu korku unsurlarını söküp çıkarsak bile neredeyse hiçbir şey değişmezmiş gibi duruyor. Dolayısıyla The Dreadful, elde vasatı aşamayan bir korku filmi olarak kalıyor.