The Drama: Masumiyetin Külleri Savrulurken “Bir Yolu Bulunur” mu?
The Drama: Masumiyetin Külleri Savrulurken “Bir Yolu Bulunur” mu?
Geçtiğimiz yıllarda Sick of Myself ve Dream Scenario filmleriyle sektörde beğeni toplayan Norveçli yönetmen ve senarist Kristoffer Borgli’nin kara romantik komedi türündeki yeni filmi The Drama, 3 Nisan’da vizyon izleyicisiyle buluşmaya hazırlanıyor. Filmin başrollerinde Robert Pattinson ve Zendaya, evlilik arifesindeyken ilişkileri ciddi bir sınavdan geçen çift Charlie ile Emma’ya hayat veriyorlar.
Düğün merasimi için neredeyse tüm hazırlıklar tamamlanmış, davetlilerin yola çıkmasına sayılı günler kalmış ve çift evlilik yeminlerini yazmayı henüz bitirmişken ortaya çıkan trajik bir gerçek, Charlie’nin Emma’ya duyduğu güveni, dolayısıyla da ilişkinin temellerini derinden sarsıyor.

The Drama: Masumiyetin Külleri Savrulurken “Bir Yolu Bulunur” mu?
Sarhoş Bir Cümle, Ayık Bir Gerilim: Geri Dönüşü Olmayan Bir İtiraf
Charlie’nin arkadaşları Mike (Mamoudou Athie) ve gelinin baş nedimesi olacak olan Rachel (Alana Haim) ile birlikte düğünde misafirlere sunulacak yemekler için tadım yaparlarken, eğlenceli olacağını düşünerek herkesin “hayatında yaptığı en kötü şey”i itiraf etmeleri şeklinde bir oyun başlatıyorlar.
Bu itiraf oyunu başta masum görünürken, uzun süre geçmeden ortamın, ilişkinin ve filmin tonunu fark edilir ölçüde değiştiriyor. Herkes sırayla geçmişindeki utanç verici ya da pişmanlık duyduğu anıları paylaşırken, sıra müstakbel geline geldiğinde Emma, sarhoşluğun da verdiği ekstra açık sözlülükle lise yıllarında yaptığı ya da yapmak üzereyken uygulamaya koyamadığı korkunç bir plandan bahsediyor.
Bu durum hem Charlie’nin hem de diğerlerinin Emma hakkındaki tüm algılarını ters yüz etmeye başlıyor; çünkü ister istemez herkes durumdan farklı şekillerde etkileniyor.

The Drama: Masumiyetin Külleri Savrulurken “Bir Yolu Bulunur” mu?
Ahlaki Hiyerarşi: Masumiyet, Niyet ve Empati
Buradan sonra düğün hazırlıkları devam ederken, daha çok Charlie’nin bakış açısından ilişkide yaşanan olağandışı bazı durumlara tanık oluyoruz. Emma’nın geçmişindeki bu karanlık durum, şu an olduğu kişiyle alakası olsa da olmasa da “hiç olmamış olsa daha iyi” olacak bir durum ve bu da onu hem diğer karakterler hem de seyirci tarafından yargılanmaya müsait bir pozisyonda bırakıyor.
Emma bu dörtlü arasında günah keçisi ilan edilse de film, diğer insanların da tamamen masum olmadıklarını görünür kılmayı ihmal etmiyor. Buna rağmen senaryonun yer yer yanlı bir anlatım diliyle Emma’nın “yapmak üzere” olduğu şeyi, diğerlerinin fiilen yaptıklarından daha merkezi bir yere koyarken gereken hassasiyeti göstermediğini, hatta problemli bir zemine kaydığını düşünüyorum. Özellikle üstü kapalı bahsetmeye çalıştığım meselenin gerçek hayattaki hassasiyeti göz önünde bulundurulduğu zaman.

The Drama: Masumiyetin Külleri Savrulurken “Bir Yolu Bulunur” mu?
Çünkü söz konusu olan şey yalnızca kötü bir düşünce ya da gençlik hatası olmanın ötesinde, gerçek ve geri dönüşü olmayan sonuçlar doğurabilecek bir niyet. Bu niyetin gerçekleşmese bile düzenli olarak pratik edilmiş olması, Emma’nın benim gözümdeki masumiyetini ne yazık ki sıfıra indiriyor. Gerçek hayattaki hassasiyetlere dokunduğu her anda film, aslında yansıtmak istediği duyguları, doğruyu söylemek gerekirse, seyirciyi filmden koparabilecek cinsten bir ciddiyetle sunuyor.
⚠️ Böylesine geniş kitlelere erişen yapımların hangi karakterler üzerinden neye sempati ürettiği veya neyi ne ölçüde meşrulaştırdığı konusunda çok daha dikkatli olması gerektiğini düşünüyorum.
Anlatıya geri döndüğümüzde, bu gerçek ortaya çıktıktan sonra Charlie, farklı yollardan partnerinin bir psikopat olup olmadığı sorusunun peşine düşüyor ve onun davranışlarını, tepkilerini ve hatta mimiklerini bile yeniden yorumlamaya çalışıyor.
Anlatının bu durumu biraz paranoyakça ve abartılı göstermesinin filmin komedi dozajına katkısı olsa da Charlie’de yaşanan algı kaymasının üzerinde fazla durulmasının yine de problemli olduğunu düşünüyorum. Okurlar içinde belki meseleye fazla hassas yaklaştığımı, belki “too woke” olduğumu düşünenler olabilir ama bence böyle bir anlatının kafasının bu denli karışık olması, yaşadığımız bu döneme pek de yakışan cinsten değil.

The Drama: Masumiyetin Külleri Savrulurken “Bir Yolu Bulunur” mu?
Masumiyetten Uzaklaşan Bir Zihin: Şüphe, Korku ve Çöküş
Yalnızca partnerine olan güven duygusunu yitirmenin ötesinde ondan korkmaya da başlayan Charlie, onu neredeyse psikozun eşiğinde dolaştıran şüphelerine rağmen düğünü erteleme veya iptal etme düşüncesine sıcak bakmıyor ve üçüncü perdede o çok beklenen düğün sahnesine geliyoruz.
Bu noktaya gelene kadar ise Charlie’nin yaşadığı zihinsel kaosun fiziksel bir yıpranmaya dönüşmesine de tanıklık ediyoruz. İçinde olduğu güvenli dünya yıkılırken, kendisinin de ahlaki olarak hiç masum olmayan, oldukça rahatsız edici davranışlara sürüklendiğine tanıklık ediyoruz.
Robert Pattinson bu süreci büyük ve gürültülü tepkiler yerine, konuşma ritminde ve mimiklerinde gözlemlediğimiz kırılmalarla, bakışlarındaki tedirginlikle oldukça başarılı ve minimal bir oyunculuğuyla taşıyor. Pattinson’ın henüz hiç hayal kırıklığı yaratmayan kariyerine bir cevher daha eklenirken, filmde öne çıkmayı hak eden bir başka oyunculuk performansı olduğunu düşünmüyorum. Hatta yan karakterlerdeki kadro tercihleri de sorgulanmaya müsait.
Kapanış sahnelerine yaklaşırken, herhangi bir filmde izlediğim en iyi, en yaratıcı ve oldukça da eğlenceli olduğunu düşündüğüm bir evlilik yemini konuşması izliyoruz. Bu kısım, bana göre filmde en çok öne çıkan sahneydi çünkü anlatının “farklı bir şey” ortaya koyduğunu devamlı göze sokma çabasına rağmen klişeleşmekten asla kaçınamadığı bölümler arasında bu kısım gerçekten doğallığı ve özgünlüğüyle dikkat çekiyor.

The Drama: Masumiyetin Külleri Savrulurken “Bir Yolu Bulunur” mu?
Mutluluk Maskeleri İnerken Bir Dilim Gerilim Pastası
Filmin doruk noktası da bekleneceği üzere düğün sahnelerinin içinde yer alıyor. Anlatı klasik anlamda bir duygusal çözülmeden çok, başından beri biriktirilen gerilimin neredeyse absürt bir tuhaflıkla boşaltıldığı bir tablo çiziyor. Bu tercih, sahneleri izlerken oldukça keyifli olsa da kolay bir rahatlama tercihi olarak değerlendirildiğinde seyircinin gözünde güçsüz kalıyor.
Arseni Khachaturan’ın görüntü yönetmenliği, filmdeki lineer anlatıya paralel olarak oldukça kontrollü ve ölçülü bir görsel dili kapsama alıyor. Charlie ve Emma’nın evinde geçen sahneler ilk başta sıradan bir çiftin hayatını yansıtıyor gibi görünse de kadraj tercihleri ve ışık kullanımının desteğiyle bu alan giderek tetikte tutan, ev sıcaklığından bilinçli olarak arındırılmış klinik bir soğuklukla rahatsız edici bir atmosfere bürünüyor.
Anlatının, vakit ilerledikçe baş etme mekanizmaları darmadağın olan Charlie’nin bulanık zihninde yaptığı gezintilerde de Khachaturan’ın kamerası bu zihinsel çözülmeye oldukça yaratıcı şekillerde eşlik ediyor. Mevcut gerçekliğin zorladığı hayal gücü sınırları ve bu ikisinin kesişiminde karşılaştığımız kompozisyonlar, filmin en güçlü estetik anlarını ortaya çıkarıyor.
Charlie’nin şüphesinin ve belki de orantısız olan korkusunun yarattığı bu hayal alanları, filmin yer yer sendeleyen ve tekrara düşen dağınık ritmini görselliğiyle toparlayarak izleyiciyi tekrar anlatının içine çekmeyi başaran etkili dokunuşlar olarak dikkat çekiyor. Aynı atmosferin iki kolundan diğeri olan müziğin desteğiyle de Daniel Pemberton’ın besteleri alttan alta yayılan huzursuzluğu diri tutan bir unsur oluyor.

The Drama: Masumiyetin Külleri Savrulurken “Bir Yolu Bulunur” mu?
Akılda Kalıcı Değil
The Drama için şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; Finale geldiğimizde film geride tuhaf bir tat bırakıyor. Psikolojik gerilimle komediyi aynı potada eritme girişimi oldukça başarılı, keyifli ve takdire değer şekilde gerçekleşse de anlatının ele aldığı konunun hassasiyetine gereken önemin gösterilmemiş olduğunu düşündüğümü tekrar belirtmek istiyorum.
Ayrıca diğer karakterlerin kusurlarına da işaret edilerek Emma’ya açılan geniş empati alanını düşündüğümde, filmin özellikle bu konunun sık yaşanan trajik bir gerçeklik olduğu Amerika’da rahatlıkla tartışma konusu olabilecek oldukça hassas bir zeminde durduğunu söylemem mümkün.
Öte yandan anlatı, bu cesur dual ton tercihine rağmen yer yer gereğinden fazla tembelce şekillerde klişelere sığınmasıyla fazla “cheesy” olmaktan kaçamıyor. Bence bu durum, izlerken çekici ve keyifli olsa da filmin uzun vadede hafızada kalacak bir ağırlık yaratmadığı gerçeğini düşündürüyor. Sonunda elimizde düğün var, bolca gerilim, bolca komedi ve the drama adına yakışırca drama var. Ama bütün bunların toplamı vaat edilen kalıcı etkiyi yaratacak derinliğe ulaşmıyor.
Sonraki yazılarda görüşmek üzere!