Ana sayfa » Raised By Wolves: Sezon 1 İncelemesi

Raised By Wolves: Sezon 1 İncelemesi

Yazar: Eslem Saraçoğlu

Raised By Wolves: Sezon 1 İncelemesi

Bilim kurgu listelerini altüst eden bir diziyle geldim. HBO Max’in ilk orijinal yapımı olan Raised By Wolves 3 Eylül 2020 itibariyle seyirciyle buluştu ve oldukça iyi tepkiler aldı. İlk sezonu 10 bölümden oluşan dizi, 2. Sezon onayını da aldı.

“Sonunda açılan kapıdan içeri sızan ışık yerlere döküldü. Önceden olmayan öz artık daha önce orada duranın kemiklerini dolduracak. Her adımda, her vuruşta, her düşüncede, her nefeste, her şeyde özlem var. Seni gökyüzünden çekip alan tıpkı sevginin insanı yükseltip uçurduğu gibi yerden, tıpkı sevginin…”

Geçtiğimiz yıllarda İstanbul’da konser veren, Netflix’in iddialı dizilerinden The Dark, Fortitude gibi yapımların müziklerini besteleyen Ben Frost ve İsveçli şarkıcı Mariam Wallentin’in beraber bestelediği intro daha başındayken bile dizinin sizi ne kadar etkileyeceği haber verir nitelikte. Birçok kişi ‘neredeyse bütün bölümlerde introyu atlamadan seyrettim’ yorumlarını yapıyor. Hem sesiyle hem görüntüsüyle gerçekten başarılı bir giriş olduğunu söyleyebilirim.

Dizinin içeriğine gelecek olursak aslında oldukça imgesel mesajlar içerdiğini görüyoruz. Hatta oluşturdukları Dünya üzerinden şu an yaşadığımız Dünya’ya sürekli göndermeler yapıyorlar gibi. Hem bu yüzden hem de dizinin genel atmosferi gereğince bu dizinin insanı gerdiği bir gerçek. Ben bu hissi en son Black Mirror dizisinde hissetmiştim. Sanırım bizi bekleyen olası tekno geleceği görmekten pek hoşlanmıyorum.

İnsanlarla androidler arasındaki yıkıcı bir savaş yaşanıyor.  Hayatta kalan bir bilim insanı tarafından insan ırkını devam ettirmek üzere programlanan iki androidimiz var. Mother&Father. Bu iki android, insan embriyolarıyla dolu bir gemiye son çare olarak konuluyor ve tam olarak nerede olduğunu bilmediğimiz bir gezegene gönderiliyorlar. İki androidinde öncelikli görevleri birbirlerinin sağlıklı olmasını sağlamakken zamanla görüyoruz ki Mother’ın öncelikli görevi çocukları ne pahasına olursa olsun yaşatmak oluyor. Sanırım Mother, içine annelik içgüdüsü aşılanmış bir android…

Yaşam için uygun olduğunu düşündükleri bir yere yerleşiyorlar ve bebekleri çıkarmaya başlıyorlar. Aralarından bir tanesi nefes almıyor. Father onun bedenini parçalayıp diğer bebekleri onunla beslemeyi planlarken Mother bebekten vazgeçmiyor ve ninni gibi bir melodi fısıldıyor. Aslında Mother&Father’ın bütün sezon boyunca hangi amaçla hareket ettiklerini ve dizinin gidişatını bu kısma bakarak anlayabiliriz. Melodiyi duyduktan sonra nefes almaya başlayan bebeğe Campion adını koyuyorlar. Doğarken pes etmemeyi öğrenen Campion ilk başta en güçsüz bebekken ilerde en dayanaklıları olacak. Campion’ı canlandıran 13 yaşındaki Winta McGrath dizi ilerledikçe gözüme Jon Snow gibi gözükmeye başladı. HBO’ya da bu yakışırdı zaten. Eğer ikinci sezon büyümüş bir Campion göreceksek bu rolde kesinlikle Kit Harington olmalı.

Bebeklerin nasıl büyüdüğünü görmeden direk çocukluk hallerine geçiyoruz ve altı çocuktan bir tanesi (Tally) çukura düşüp ölüyor. Aradan dört yıl daha geçiyor ve bir çocuk daha ölüyor. (Spiria) Bilim insanı Mother&Father’ın çocukları başarılı bir şekilde büyütüp büyütemeyeceğini bilmiyordu. Onları bir umut olarak düşünüyordu. Tam olarak başarılı olamadıklarını gördük ama başarısız mı olacaklar onu da bilmiyoruz.

Çocuklar sevgiden ve inançtan uzak büyütülüyor. Bir tanrıya inanmak yerine kendilerine inanmaları konusunda öğretiler ezberliyorlar. Her ne kadar ezberleseler de Campion doğuştan duygusal ve inançlı bir çocuk. Büyüdükçe Mother&Father’ın doğru olduğunu söylediği şeylere karşı şüphe duymaya başlıyor. Father bunu fark etse de müdahele etmezken Mother için bu büyük bir problem oluşturuyor.

İlk bölümün sonuna doğru Mother’da ters giden bazı şeyler görüyoruz. Father eğer Mother’a bir şey olursa çocukların hayatını bir şekilde garanti altına alması gerektiğini düşünüyor ve insan ırkından kalanlar ile iletişim kurmaya çalışıyor. Androidlere karşı son derece nefret dolu olan insanlarla iletişime geçmek ne kadar doğru bir karardı tartışmalı.

Yıllar boyunca çocuklarla mutlu, sessiz ve yalnız bir hayat süren Mother, insanların gelişini çocuklar için bir tehdit olarak görüyor ve annelik iç güdüsü ile içindeki cevheri dışarı çıkarıyor. Mother sıradan bir androidden çok daha fazlası, o bir necromancer.

Yaptıklarının veya yapacaklarının sınırını bilmediğimiz Mother sezon boyunca sizi en çok streslendirecek karakter. Takdir edersiniz ki bir robot gibi oynamak çok kolay değildir buna rağmen Mother karakteri Danimarkalı oyuncu Amanda Collin tarafından gayet başarılı bir şekilde canlandırılmış.

Vikings dizisindeki efsanevi oyunculuğuyla Travis Fimmel’den bahsetmesek olmaz. İnsanlarla androidler arasındaki çekişmeli yaşam mücadelesinde bize mükemmel sahneler çıkartmış. Oyuncu olmak için doğmuş cümlesi kesinlikle onun için söylenmiş. Gerek yüz ifadeleriyle gerekse bakışlarıyla gelmiş geçmiş en iyi oyuncular listemdeki yerini korumaya devam ediyor.

Dizinin ritmi sezon yarısından sonra oldukça değişiyor. Aslında The 100 tarzında bir dizi diyebiliriz sadece biraz daha robotik ve mitolojik hali. Bazı olaylardan sonra dizide mantık aramamak en doğrusu çünkü baya garip şeyler yaşanıyor. Bilim kurgunun da bir sınırı olmalı diyorsunuz ama öyle bir sınır yok.

Sezon finalinde hayırlara vesile olmayacağı belli olan bebek gün yüzüne çıkıyor. Oldukça rahatsız edici bir formda çizilmiş. Geçmişten günümüze birçok mitolojide hayat bulan yılanın kullanılmış olması da cabası. Ölmek isteyen ölemiyor, öldürülmek istenen öldürülemiyor. Gelecek sezon bir sürü çıkmaz bizi bekliyor olacak. Tek temennim karanlık bilinmezliklerle dolu bir sezon olmaması.

Raised By Wolves: Sezon 1 İncelemesi

Eslem Saraçoğlu’nun Diğer Yazıları İçin Tıklayın.

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap