My Oxford Year: Şehrin Gölgesinde Kalan Bir Aşk Hikayesi
1 Ağustos 2025 itibarıyla Netflix’te yayınlanan My Oxford Year, eğitim için New York’tan Oxford’a gelen Anna’nın (Sofia Carson), burada geçirdiği bir yılı anlatıyor. Julia Whelan’ın My Oxford Year isimli romanından uyarlanan filmin senaristleri Allison Burnett ve Melissa Osborne olurken, yönetmen koltuğunda da Iain Morris yer alıyor. Allison Burnett, bir döneme damga vurmuş Autumn in New York filminin de senaristlerinden biri aynı zamanda. My Oxford Year’ı izledikten sonra neden onu seçtiklerini daha iyi anladığımı söyleyebilirim; çünkü konular olmasa da temalar benziyor.
Bu denk geliş sadece senaristle sınırlı kalmıyor. Filmle ilgili şöyle ilginç bir bilgiyle de karşılaştım: Prodüktörlerden biri olan Marty Bowen, Oxford’da geçirdiği bir yılda yaşadığı aşktan geriye kalan bir mektubu hâlâ sakladığını söylüyor. Bu benzerliğin, hikâyeyi sahiplenmesinde etkili olduğunu düşünüyorum.
My Oxford Year: Şehrin Gölgesinde Kalan Bir Aşk Hikayesi
Peki, bizi filmde neler bekliyor, gelin biraz onu konuşalım.
My Oxford Year, Anna’nın Oxford’a gelişiyle başlıyor. Birçok aşk filminde olduğu gibi diğer başrolümüz Jamie ile tesadüfi karşılaşmaları ve tanışmalarıyla devam ediyor. Asıl hikâye ise Anna’nın aldığı dersin hocasının Jamie olmasıyla gelişiyor; aralarındaki iletişim ve çekim günden güne büyüyor. Ancak hikâyenin bu kısmında beni tatmin etmeyen bir şeyler var. Sebebi kurulan dünyanın yüzeyselliğinden mi yoksa günümüz ilişkilerinin geldiği derinliksiz hâlden mi, bilmiyorum.
Filmin geneline bakacak olursak, aslında oldukça romantik bir anlatım tercih edilmiş. Şiirler üzerine sohbetler, yaşam farklılıklarının getirdiği fikir ayrılıkları üzerine tatlı çekişmeler ve Jamie’nin Anna’ya şehri adeta yaşatması gibi hoş anlarla çevrelenmiş filmde “ne eksik” diyecek olursanız; anlatılan hikâyenin içinin doldurulmasını isterdim. Belki de aralarındaki aşka ikna olamadım. Bunda temel eksikliğin sadece anlatımda olduğunu söylemek de doğru olmaz, çünkü “çift uyumu” diye bir gerçek de var.
My Oxford Year: Şehrin Gölgesinde Kalan Bir Aşk Hikayesi
Jamie rolünü canlandıran Corey Mylchreest’in karakterin içine girmesini çok sevdim. Tavrı, duruşu, konuşma şekliyle İngiliz havasını bizlere yansıtıyor. Seçilen kostümlerin sade oluşu ama ona ait duruşu, oynadığı karakteri beslemiş. Oyunculuğuyla da filmin atmosferine yakışır bir performans sergiliyor.
Anna rolünü canlandıran Sofia Carson da karakterini sahiplenmiş görünüyor; ancak bana kalırsa hissetmeden oynuyor. Anna karakterinin yapması gereken her şeyi yapıyor ama beden dili ve bakışları aynı dili konuşmuyor. Bu, belki küçük bir detay gibi görünebilir; ama filmin genelinde seyirciye geçmeyen duygular bu küçük detaylarda saklı oluyor.
Anna’nın bir Amerikalıyı, Jamie’nin ise bir İngilizi oynamasından dolayı ikisini aynı kefeye koymadan izlemeye ve karakterlere daha objektif bir yerden yaklaşmaya çalıştım; ancak yine de bu çiftte hissettiğim uyumsuzluk hissinden kurtulamadım.
My Oxford Year: Şehrin Gölgesinde Kalan Bir Aşk Hikayesi
Karakterleri bir çift olarak değil de tek tek ele aldığımızdaysa, özellikle Anna karakterinin bireyselliğinin yeterince anlatılmadığını ve karakter gelişimi üzerinde çok durulmadığını düşünüyorum. Çünkü Anna, kuralları ve rutinleri olan bir karakter; Amerika’dan İngiltere’ye gelişi bile planlı bir hayal uğruna oluyor. Kütüphaneleri çok seviyor ama kütüphanede kendini kaybederek doya doya geçirdiği bir günü bile izlemiyoruz.
Diyalogların bizleri çok da etkisi altına almadığı, benzer sahneler izliyoruz genel olarak. Tekrara düşülen sahneler yerine, Anna’nın bakış açısına daha fazla yer verilmesini isterdim. Hatta filmin bir kısmından sonra drama bağlamasındansa, Anna’nın kendi yolunu idealist bir yerden çizdiğini görmek filmi daha güçlü kılabilirdi.
Filmin en ama en sevdiğim kısmına geliyorum şimdi de: Oxford’un güzelliği. Görüntü yönetmeni Remi Adefarasin filmin adeta her yerine dokunmuş. Konuyu, klişeleri, her şeyi bir kenara koyuyorum; film, en çok da onun gözüyle Oxford’u görmek için izlenebilir. Üniversiteyi, kampüsü, şehri adeta bir belgesel gibi tanıtarak bize sunuyor.
My Oxford Year: Şehrin Gölgesinde Kalan Bir Aşk Hikayesi
Mesela ben filmi izledikten sonra gördüğüm yerlere gitmek istiyorum. İzleyicide bu isteği uyandırması, yaptığı işin ne kadar büyük olduğunun bir göstergesi değil midir? Buna ek olarak, bir de kütüphanede sadece loş bir ışıkla bile sessizlik ve dinginlik havasını son derece yalın bir şekilde yansıtarak, yıllardır var olan ve yaşamaya devam eden o tarihi dokuyu bize başarıyla aktarıyorlar. Böyle özenle oluşturulmuş ve korunmuş o alan bile büyük bir saygıyı hak ediyor. Bu sahnelere eşlik eden şarkılar ve film müzikleri de izlediğimiz görsel şöleni pekiştiriyordu.
My Oxford Year: Şehrin Gölgesinde Kalan Bir Aşk Hikayesi
Son bir değerlendirme yapacak olursak: Film, genel olarak ezberlenmiş kalıpların içi doldurularak yapılmış. Her şey olması gerektiği gibi. Senarist zaten bu alanda deneyimli, görüntü yönetmeni İngiliz sinemasında kendini kanıtlamış bir isim, prodüktör de öncesinde yaptığı benzer türdeki The Fault in Our Stars filmindeki gibi alışıldık tüm klişelerin yaratılmasına olanak sağlıyor.
Peki özgünlük? Yeni bir hikâye? Aşk gibi sınırları olmayan bir konu varken onu sadece kaybetme korkusu ve ölüm temasına sıkıştırmak artık size de çok sıkıcı gelmiyor mu?
Türk yapımlarını klişelerden dolayı eleştirirken, dünya çapında da aynı klişelerin devam ediyor oluşu bu sektörün geleceği için beni karamsarlaştırıyor. Teknoloji ve olanaklar artıyorken hayal gücünün bunların gerisinde kalması üzücü. Umuyorum ki en kısa zamanda seyir zevki yüksek, yepyeni işlerle karşılaşırız.
3/5