Bull: Şeytanın Yeryüzündeki Gölgesi
Başrolünde oldukça rahatsız edici ve kültleşmiş bir film olan Kill List ve Utopia dizisinden tanıdığımız Neil Maskell’in oynadığı, yönetmenliğini ise genellikle televizyon yönetmenliği yapsa da The Cottage isimli sinema filmiyle Bull’dan 13 sene önce söz ettiren Paul Andrew Williams’ın üstlendiği Bull’u izleme fırsatı buldum.
Film, bana İngiliz yapımı sert ve soğuk bir intikam filmi olmasından ötürü Dead Man’s Shoes’u hatırlatırken, filmin altında ince ince işlenen suç filmi görünümündeki korku filmi havası ve başrolünün aynı oyuncu olması da fazlasıyla Kill List filmini hatırlattı. Bu bahsettiğim iki filmi seven biri olarak, Bull’a bayıldığımı söylemek zorundayım.

Filmimiz, yıllar önce çocuğunu elinden almak için arkadaşları tarafından yakılarak öldürülen Bull’un intikam almak için şehre dönüşünü anlatıyor. Çok mu klişe duruyor? İşte, filmi klişe olmaktan çıkaran şey alttan alta işlenmekte olan korkutucu paranormal olaylar ve gizem. Ayrıca kolaylıkla sıkıcı veya etkileyicilikten uzak olabilecek bu film, zaman atlamaları sayesinde her saniye bizleri bilinmezliğin daha derinlerine sokmakta. Yönetmen, filmin düşük bütçesi ve fazlasıyla basit konusunu bu yaratıcı işlenişle fazlasıyla telafi etmiş diyebiliriz.
Bull’un atmosferi, filmin genel etkisini ve korku havasını katlayan en önemli unsurlardan biri. Özellikle kasvetli İngiliz taşrası, karakterlerin sıkışmışlığıyla tezat oluşturuyor ve hikâyenin karanlığını ironik bir şekilde yansıtıyor. Kullanılan aşırı az miktardaki müzikler ise fazla öne çıkmadan atmosferi destekleyerek filmin fazlasıyla tekinsiz olan atmosferine hizmet ediyor ama fazlası değil. Filmdeki sessizlik anları, patlayan şiddet sekanslarından çok daha ürkütücü bir etki bırakıyor; sanki izleyiciye her an bir felaket olacakmış gibi hissettiriyor. Bu da filmi klişeleşmiş bir intikam hikâyesi olmaktan çıkarıp bizlere psikolojik bir gerilim deneyimi yaşatıyor. Bull, aslında korkunun en etkili hâlinin çoğu zaman bağırış, vahşet, kötü ruhlardan değil; aksine sessizlikten ve belirsizlikten doğduğunu kanıtlayan bir yapım olmuş.
Filmin öne çıktığı bir diğer yön ise Neil Maskell’in fazlasıyla korkutucu oyunculuğu. Fiziksel olarak asla stereotipik sert adam rollerine uymayacak bir görünüme sahip Maskell, büyük oyunculuğuyla ekranın arkasındaki seyirciyi bile korkutmayı başarıyor. Bull karakteri, Kill List’te oynadığı aile babası tetikçi karakterinin farklı bir evrendeki hâli gibi hissettiriyor. Elini kirletmekten korkmayan, sevgi dolu ama tahmin edilemezliği yüksek bu karakter, eğer film daha çok bilinseydi eminim ki sinema tarihinin en unutulmaz karakterlerinden biri olurdu. Filmin babacan görünümlü şeytani kötüsü rolünde de David Hayman oldukça iyi bir iş çıkarmış.

Filmin bir diğer pozitif noktası, makyaj işi. Düşük bütçesine rağmen seyirciye kafasını çevirtecek derecede sert ve gerçekçi şiddet sahneleri içeriyor ve bu yüzden makyaj ekibinin hakkını vermek lazım. Fakat filmde CGI kullanılmış ufak tefek sekanslar var ki evlere şenlik. İzlenen filmin tüm ağırlığını öldürebilecek kadar kötü efektler olsa da filmin düşük bütçesi ve diğer alanlarındaki başarısı göz önüne alınarak o kadar kusur kadı kızında da olur denerek göz ardı edilebilir.
Filmin sinematografisi de bu tarz düşük bütçeli korku ve aksiyon filmlerinde çok görülmediği üzere gayet iyi. Her sahnesini çerçevelet duvara as kıvamında olmasa da birçok sekansta hikâye anlatımına katkıda bulunacak kadrajlar kullanılmış. Ben Chads ve Vanessa Whyte sinematografi konusunda gayet iyi bir iş çıkarmış.
Uzun lafın kısası, Bull benim fazlasıyla sevdiğim fakat genel izleyiciye önermesi zor bir iş olmuş. Doğaüstü korku, suç filmleri, intikam ve kara film hastası insanların izlemesini tavsiye ediyorum.