Jane Eyre: Kitabı Kadar Etkileyici Değildi
Charlotte Brontë’nin aynı adlı romanından uyarlanan Jane Eyre, küçük yaşta ailesini kaybeden ve oldukça zor bir çocukluk geçiren Jane’in hikâyesini anlatıyor. Akrabalarının yanında gördüğü kötü muamelenin ardından yatılı okula gönderilen Jane, yetişkinliğinde Thornfield Hall adlı malikânede mürebbiyelik yapmaya başlıyor. Burada malikanenin sahibi Edward Rochester ile tanışıyor ve ikisi arasında zamanla duygusal bir yakınlaşma gelişiyor. Ancak Rochester’ın geçmişindeki sırlar ve Jane’in kendi değerleri arasında yaşadığı çatışmalar, ilişkilerini oldukça karmaşık bir hâle getiriyor. Film, romantik bir hikâyenin yanında Jane’in bağımsızlığını, kendine duyduğu saygıyı ve hayatta kendi yerini bulma mücadelesini de konu alıyor.

Jane Eyre: Kitabı Kadar Etkileyici Değildi
Filmin yönetmen koltuğunda Cary Joji Fukunaga oturuyor. Başrollerde Jane Eyre karakterine hayat veren Mia Wasikowska ve Edward Rochester’ı canlandıran Michael Fassbender yer alıyor. Judi Dench, Jamie Bell ve Sally Hawkins de oyuncu kadrosundaki diğer isimler. Öncelikle oyuncu seçimlerini oldukça beğendiğimi söylemeliyim. Özellikle Michael Fassbender’ın Rochester karakterine çok yakıştığını düşündüm. Karakterin sert, mesafeli ve gizemli tavırlarını başarılı bir şekilde yansıtmış. Mia Wasikowska’nın Jane yorumunu ise biraz fazla donuk buldum. Jane’in kontrollü ve içine kapanık yapısını yansıtmaya çalıştığını anlayabiliyorum ancak kitapta tanıdığım o güçlü, tutkulu ve gerektiğinde düşüncelerini açıkça ifade eden kadını filmde aynı yoğunlukta göremedim.
Kitaptan Filme: Beklentiler ve Eksik Kalan Duygular
Kitabını çok severek okuduğum için filmini izlemeyi gerçekten sabırsızlıkla bekliyordum. Hatta kitabı bitirdikten hemen sonra izlemek istememin nedeni, okurken hayal ettiğim karakterleri ve atmosferi ekranda görmekti. Jane Eyre daha önce birçok kez sinemaya ve televizyona uyarlanmış olsa da ben daha yeni bir yapım olduğu için 2011 versiyonunu tercih ettim. Açıkçası beklentim oldukça yüksekti ancak film bittiğinde kitabın bende bıraktığı etkiyi aynı şekilde hissedemedim.
Öncelikle yaklaşık iki saatlik bir film olduğu için hikâyenin önemli detaylarına yeterince yer verileceğini düşünmüştüm. Ancak detayların aktarılış biçimini pek başarılı bulamadım. Sanki yönetmen kitabın sayfalarını hızlıca çevirerek önemli gördüğü sahneleri seçmiş ve bunları arka arkaya yerleştirmiş gibi hissettim. Olaylar anlatılıyor, karakterler tanıtılıyor ve hikâye ilerliyor ama hiçbirinin üzerinde yeterince durulmuyor. Özellikle Jane ile Rochester arasındaki ilişkinin gelişimini çok daha ayrıntılı izlemek isterdim. Kitapta ikisinin arasındaki diyaloglar ve birbirlerini tanıma süreçleri oldukça etkileyiciydi. Filmde ise bu yakınlaşmanın biraz aceleye getirildiğini düşündüm.
Hatta izlerken birkaç kez kendime şu soruyu sordum: Kitabı okumamış olsaydım bu sahneler bana aynı duyguyu hissettirir miydi? Açıkçası bundan pek emin değilim. Çünkü karakterlerin geçmişini, düşüncelerini ve davranışlarının arkasındaki nedenleri zaten bildiğim için bazı boşlukları kendim tamamladığımı fark ettim. Bence bir kitap uyarlamasının en önemli başarısı, hikâyeyi daha önce bilmeyen izleyiciye de aynı duyguyu aktarabilmesidir. Bu filmde ise o duygusal bütünlüğün zaman zaman kaybolduğunu hissettim.

Jane Eyre: Kitabı Kadar Etkileyici Değildi
Gotik Atmosfer ve Oyunculuklar
Ancak filmin hakkını vermem gereken bir tarafı da var: Atmosferi gerçekten çok başarılı buldum. Özellikle malikanenin kasvetli havası, İngiltere’nin sisli ve rüzgârlı manzaraları, kostümler ve kullanılan renkler, kitabı okurken zihnimde canlandırdığım dünyayla oldukça örtüşüyordu. Görsel açıdan filmi izlemekten büyük keyif aldım. Gotik atmosferin bu kadar başarılı yansıtılması, benim için filmin en güçlü taraflarından biriydi. Keşke aynı özen karakterlerin duygusal gelişimine de gösterilseydi.
Oyunculukları genel olarak beğenmeme rağmen oyuncuların karakterlerini yeterince yaşama fırsatı bulamadıklarını düşündüm. Özellikle duygusal açıdan önemli sahnelerin hemen ardından başka bir olaya geçilmesi, o anın etkisini azaltıyordu. Tam karakterlerin hissettiklerine odaklanmışken hikâye başka bir noktaya ilerliyordu. Bu da izlerken zaman zaman filmden kopmama neden oldu. Sorunun oyunculardan çok senaryonun kurgulanış biçiminde olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu kadar başarılı bir oyuncu kadrosuyla çok daha etkileyici bir uyarlama ortaya çıkabilirdi.

Jane Eyre: Kitabı Kadar Etkileyici Değildi
Sonuç
Sonuç olarak Jane Eyre, görselliği, atmosferi ve oyuncu seçimleriyle beğendiğim ancak hikâye anlatımı açısından beklentimi karşılamayan bir film oldu. Elbette bir romanın bütün detaylarını iki saatlik bir filme sığdırmak kolay değil, bunun farkındayım. Ancak benim eleştirdiğim şey detayların çıkarılması değil, kalan sahnelerin yeterince derinleştirilememesi. Kitapta beni etkileyen birçok duygu filmde yüzeysel kalmıştı. Belki hikâye bir mini dizi olarak ele alınsaydı karakterleri çok daha yakından tanıyabilir, ilişkilerin gelişimini daha doğal bir şekilde izleyebilirdik. Yine de kitabın atmosferini yeniden yaşamak benim için güzeldi. Fakat Pride & Prejudice uyarlamasında hissettiğim o tatmini burada bulamadım. Benim için Jane Eyre, kitabı filminin önüne geçen eserlerden biri olarak kaldı.