The 8 Show: İzlenirken Ne Kadar Kendimiz Kalabiliriz?
“İzlendiğimizi bildiğimizde davranışlarımız değişebilir. Fakat sürekli izlendiğimizde daha ilginç bir şey olur: Bir süre sonra bizi izleyen kişi odada olmasa bile onun varlığını düşünerek hareket etmeye başlarız.”
The 8 Show’u izlerken bir noktadan sonra “Sadece sekiz kişinin hikâyesini izliyorum.” düşüncesini bıraktım. Benim izlediğim şey, sekiz kata sıkıştırılmış küçük bir toplumdu. Üst katları, alt katları, kaynakları, kuralları, ödülleri, cezaları ve bütün bunların üzerinde, nerede olduğunu bilmediğimiz bir seyircisi olan küçük bir toplum. Çoğu zaman çevremdeki insanları anımsadığımı da söylemeden geçemeyeceğim. Bu yüzden dizinin benim için ana konusu “İnsan para için ne kadar ileri gidebilir?” değildi.
İnsanların davranışlarını değiştirmek için gerçekten onlara emir vermemiz gerekir mi, yoksa doğru ödül sistemini kurup izlemeye başlamamız yeterli midir?

The 8 Show: İzlenirken Ne Kadar Kendimiz Kalabiliriz?
Dizinin başlangıç fikri aslında oldukça basit görünüyor. Maddi olarak çaresiz durumdaki sekiz insan, sekiz katlı bir binaya giriyor ve içeride geçirdikleri zaman karşılığında para kazanıyor. Zaman arttıkça para da artıyor. Fakat çok geçmeden aynı binada bulunmanın, aynı koşullarda yaşamak anlamına gelmediğini görüyoruz. Kat yükseldikçe yaşam alanı değişiyor, kazanılan para değişiyor ve bununla birlikte insanların sistem içerisindeki ağırlığı da değişmeye başlıyor.
Bir de bu sekiz katlı yapının bulunduğu alanın kendisi var. Burası doğrudan bildiğimiz anlamda bir bina çevresi değil; daha çok liminal bir eşik, yani gerçek bir yer ile yapay olarak kurulmuş bir deney alanı arasında kalmış, nereye ait olduğunu tam olarak anlayamadığımız bir mekân. Binanın çevresinde bir oyun parkı, boş bir yüzme havuzu, dekoru andıran küçük açık alanlar ve sanki bir yerleşim alanını taklit etmek için sonradan eklenmiş yapay unsurlar bulunuyor. Her şey var ama aynı zamanda her şey işlevsiz; çocuk parkı var ama çocuk yok, havuz var ama su yok, yaşam alanı var ama gerçek bir yaşam yok. Bu yüzden mekân bana bir yerden çok, insan davranışını gözlemlemek için kurulmuş dev bir sahneyi anımsattı.
Üstelik bütün bu yapının ortak alanında bulunan devasa dijital sayaç, yalnızca oyunun sona ermesine ne kadar zaman kaldığını göstermiyor; karakterlere zamanın ekonomik bir değer taşıdığını da sürekli hatırlatıyor. Seyircilerin ilgisini çeken olaylar süreyi uzatırken ortak ihtiyaçlar için yapılan bazı harcamalar bu süreden eksiliyor. Böylece karakterler bir süre sonra yalnızca ne kadar zamanlarının kaldığını değil, bu zamanı artırmak için daha neler yapabileceklerini de düşünmeye başlıyorlar.

The 8 Show: İzlenirken Ne Kadar Kendimiz Kalabiliriz?
Benim için bu sayacın asıl rahatsız edici tarafı, zamanın insanların yaşamlarını sürdürmek için ihtiyaç duydukları bir şey olmaktan çıkıp davranışlarını yönlendiren bir ödül mekanizmasına dönüşmesi. Burası insanların yaşaması için kurulmuş bir yer değil; insanların neye dönüşeceğini görmek için tasarlanmış bir mekân.
Bir insanın davranışını kontrol etmek için ona sürekli olarak ne yapması gerektiğini söylemeniz gerekmiyor. Bazen hangi davranışın ödüllendirileceğini belirlemeniz yeterli. The 8 Show’da zaman, oyunun en değerli kaynağı. Daha fazla zaman, daha fazla para demek. Fakat zamanın artması için sistemin devam etmesi gerekiyor ve sistemin devam edebilmesi için de içeride bir şeylerin “olması” gerekiyor. Bir noktadan sonra yarışmacılar yalnızca yaşamıyor; izlenmeye değer olmaya çalışıyorlar. Sessizlik ekonomik olarak değersizleşirken çatışma, aşağılanma, kavga, risk ve şiddet değer kazanmaya başlıyor.
Ben burada oldukça basit fakat bir o kadar da tehlikeli bir mekanizmaya değinmek istiyorum: ödül sistemi. Ödüllendirilen davranış tekrar edilmeye daha yatkın hâle geldiği için, daha fazla zaman kazandıran bir olay yaşandığında karakterler sistemin ne istediğini biraz daha öğreniyor. Kimse karşılarına çıkıp “Birbirinize zarar verin.” demiyor. Çünkü buna gerek bile kalmıyor. Karakterler öyle bir psikolojiye giriyorlar ki şiddet uygulamak için doğrudan emir almalarına gerek kalmadan, şiddetin işe yaradığını anlamaya başlıyorlar.

The 8 Show: İzlenirken Ne Kadar Kendimiz Kalabiliriz?
The 8 Show’da Gözetim, Ödül Sistemi ve İnsan Davranışları
Bu yüzden diziyi izlerken sık sık gerçek hayattaki davranış sistemlerini düşündüm. Hatta zaman zaman kendimi diziden uzaklaşıp bu düşüncelere dalmış hâlde buldum. Bir işyerindeki rekabet, sosyal medyada beğeni ve görüntülenme sayıları, ekonomide statü ve tüketim… Bunların hiçbiri dizideki yapı kadar uç değil elbette, ancak prensibin tanıdık olduğunu düşünüyorum. İnsanlara neyin değerli olduğunu söylemek yerine neyi ödüllendirdiğinize bakarsanız, sistemin gerçekte ne istediğini daha rahat görürsünüz. Bir platform öfkeyi daha fazla görünür kılıyorsa insanlar daha öfkeli içerikler üretmeye yönelebilir. Bir yarışma kavgayı ödüllendiriyorsa yarışmacılar kavga etmeye başlar.
Gözetim. Ve evet, kameraların ardında BİRİSİ veya BİR ŞEY her şeyi izliyor.
Karakterler izlendiklerini biliyorlar. Fakat onları kimin veya neyin izlediğini bilmiyorlar. Kaç kişi izliyor, neden izliyor, ne görmek istiyorlar; hiçbirinden emin değiller. Yine de görünmeyen seyirci, bütün binanın en güçlü varlığı hâline geliyor. Bence dizinin en ürpertici detaylarından biri de bu. Çünkü bir süre sonra kamera yalnızca kayıt yapan bir nesne olmaktan çıkıyor ve karakterlerin zihninin içerisine yerleşiyor.
İzlendiğimizi bildiğimizde davranışlarımız değişebilir. Fakat sürekli izlendiğimizde daha ilginç bir şey olur: Bir süre sonra bizi izleyen kişi odada olmasa bile onun varlığını düşünerek hareket etmeye başlarız.

The 8 Show: İzlenirken Ne Kadar Kendimiz Kalabiliriz?
Bu noktada daha da çarpıcı olan ise bizim de seyirci olmamız.
Karakterlerin aşağılanmasını, kavga etmesini, iktidar kurmasını ve birbirlerine zarar vermesini izlerken dizinin içerisindeki görünmeyen seyirciyi eleştirmek oldukça kolay. Fakat aynı sahneleri biz de izliyoruz. Dizideki şiddetin giderek arttığını gördüğümüz hâlde ekranı kapatmıyoruz. Ne olacağını merak ediyoruz. Yalnızca karakterler değil, biz de deneyin içerisindeyiz aslında.
Sekiz kat meselesine tekrar döndüğümde ise katların yalnızca odaların bulunduğu yerler olmadığını, aynı zamanda statünün fiziksel hâlini temsil ettiğini söylemek çok açık. Yukarı çıktıkça avantaj artıyor, aşağı indikçe yaşam daha zorlaşıyor. Aynı binanın içerisindeler fakat aynı hayatı yaşamıyorlar. Aynı kurallara bağlılar fakat kuralların sonuçları herkesi aynı şekilde etkilemiyor.

The 8 Show: İzlenirken Ne Kadar Kendimiz Kalabiliriz?
Sekiz kişi başlangıçta aynı durumun mağduruymuş gibi görünebilir. Fakat sistem onlara farklı çıkarlar verdiğinde “benlik” duygusu parçalanıyor. İttifaklar kuruluyor ve insanlar güvenliklerini korumak için başka insanların zarar görmesine göz yumabiliyor. Güç el değiştirdiğinde ise ahlakın da her zaman sabit kalmadığını görüyoruz. Ezilen kişinin güç kazandığında otomatik olarak daha adil davranacağı varsayımı, dizide karşımıza çıkan ters köşelerle sürekli sorgulanıyor. Ben bu ters köşeleri önemli buluyorum çünkü kötülüğü tek tek karakterlerin kişiliklerine bağlamak aslında oldukça kolay olurdu. “Bu insan kötü, bu insan iyi.” diyebilirdik ve rahat ederdik. Ancak dizi, insanların güç karşısında nasıl değişebileceğini göstererek bana onları bu kadar kolay sınıflandırma rahatlığını sunmadı.
İnsan davranışını incelerken elbette kişisel sorumlulukları görmezden gelemeyiz. Ancak açlık, korku, para, statü, grup baskısı, cezalandırılma ihtimali ve ödül beklentisi aynı ortamda bulunduğunda insanların davranışlarının değişmesi şaşırtıcı değil. Asıl mesele bu değişimin sınırının nerede olduğu.
Ben dizi boyunca bunu düşündüm: Kamera olmasaydı aynı şeyleri yaparlar mıydı? Para olmasaydı? Katlar eşit olsaydı?

The 8 Show: İzlenirken Ne Kadar Kendimiz Kalabiliriz?
The 8 Show’un Finalinde Aklımızda Kalan Soru: Kendimiz Olarak Kalabilir miyiz?
Bence dizinin en korkutucu tarafı içerisindeki şiddet değil. Benim için daha korkutucu olan, şiddetin zaman içerisinde mantıklı görünmeye başlaması. İnsanlar önce sınırı görüyor, sonra sınıra yaklaşıyor, ardından sınırı geçiyor ve bir süre sonra eski sınırın nerede olduğunu bile unutuyorlar.
Ben yazının başında belirttiğim gibi, The 8 Show’u izlerken yalnızca para için birbirine zarar veren sekiz insanın hikâyesini izlemedim. Bir toplumun nasıl kurulabileceğine, hiyerarşinin nasıl meşrulaşabileceğine ve insanların davranışlarının görünmeyen ödüllerle nasıl yönlendirilebileceğine dair oldukça karanlık bir deney izledim.
Fakat dizinin sonunda aklımda kalan asıl mesele, insanların izlendiklerini bildiklerinde ne kadar değiştikleri değil, bu değişimin ne zaman kalıcı hâle geldiğiydi. Çünkü bir süre sonra karakterlerin yalnızca kameralar karşısında rol yaptıklarını düşünmüyorum. Aksine, kameraların etkisiyle dönüştükleri kişinin artık gerçekten kendileri olduğuna inanmaya başladıklarını düşünüyorum.