Peaky Blinders: The Immortal Man: Baba, Oğul, Kutsal Ruh
Geride bıraktığımız on yılın fenomen hâline gelmiş dizilerinden Peaky Blinders’ın hikâyesi, dizinin final bölümünden yaklaşık dört yıl sonra, Peaky Blinders: The Immortal Man isimli Netflix filmiyle tamamlanmış oldu.
Yönetmen koltuğunda, dizinin de belirli bölümlerini yönetmiş olan Tom Harper otururken hikâyeyi tamamlayan isim de elbette dizinin yaratıcısı Steven Knight oluyor. Kadroda diziden tanıdığımız Cillian Murphy, Sophie Rundle, Stephen Graham ve Packy Lee gibi isimler yer alırken, başroller arasına Barry Keoghan ve Rebecca Ferguson gibi son yıllarda yıldızı parlayan oyuncuların da dâhil olması filmin dikkat çeken detaylarından biri oluyor.
Beklenen Dönüş ve Eksik Kalan Karşılık
Peki bu film, dizinin izleyicilerini yıllar sonra yeniden aynı dünyaya davet ederken bu davetin karşılığını verebiliyor mu? Yoksa hatırladığımız o güçlü anlatının gölgesinde kalmayı tercih eden, “çok da gerek yoktu” hissinin peşimizi bırakmadığı bir kapanış olarak mı kalıyor? Ne yazık ki benim cevabım ikinci ihtimale çok yakın.

Peaky Blinders: The Immortal Man: Baba, Oğul, Kutsal Ruh
Dizinin finalinden sonra, yirmi bir yıllık bir zaman atlamasıyla açıyoruz gözlerimizi. İkinci Dünya Savaşı başlamış. Peaky Blinders finalinde de aktif suç dünyasından uzaklaşırken bıraktığımız Tommy Shelby’yi (Cillian Murphy), yıllar sonra bu kez çok daha içine kapanık buluyoruz.
Dış dünyadaki savaş sürerken, onun zihninin en karanlık köşelerinde de devam eden bir psikolojik savaş var. Geçmişiyle ve neredeyse sevdiği herkesi kaybetmesiyle ilgili tükenmez hesaplaşmasını yazıya döküyor ve bir anı kitabı yazıyor Tommy.
❗️ Dikkat! Yazımın buradan sonraki kısımları filmle ilgili önemli sürpriz detayları içerebilir. Filmi henüz izlemediyseniz burada mola vermek isteyebilirsiniz.

Peaky Blinders: The Immortal Man: Baba, Oğul, Kutsal Ruh
Güç ve Mirasın Kaçınılmaz Çatışması
Filmin ana kurgusu, Tommy ile Peaky Blinders’ın yeni lideri olan oğlu Duke Shelby (Barry Keoghan) arasındaki hem kuşaksal hem de ideolojik çatışmanın etrafında şekillenirken, anlatıya dâhil olan yan karakterler de bu şiddetli gerilimi farklı açılardan derinleştiriyor. Rebecca Ferguson’ın hayat verdiği Kaulo karakteriyle Tim Roth’un canlandırdığı John Beckett, bu çatışmayı kişisel ekseninden çıkararak daha geniş bir güç ve kontrol meselesi hâline getiriyor.

Peaky Blinders: The Immortal Man: Baba, Oğul, Kutsal Ruh
Çetenin lideri konumunda Duke, zaten bayrağı devralmış gibi görünse de yüzeyde oldukça sert ve umursamaz olan bu delikanlının asıl kendini gerçekleştirme arzusunun arkasında çok daha karanlık bir taraf var: çingene kökenli ailesi için oldukça önemli olan, Roman dünyasında da “Rom Baro”, yani çingene kralı olarak kabul edilme hedefi. Bunun için de Tommy’yi yalnızca kültürel ve sembolik bir düzlemde değil, gerçek anlamda da geride bırakması gerekiyor.
Bu doğrultuda onu açıkça teşvik eden teyzesi Kaulo’nun Duke üzerindeki etkisi belirleyici bir hâl alırken, karakter aynı zamanda Tommy’nin zihinsel dengesini de sürekli olarak zorluyor. Zelda’nın kardeşinin ölülerle iletişim kurabildiği iddiası, Tommy’nin hâlihazırda oldukça kırılgan bir hatta ilerleyen içsel sorgulamalarını derinleştirirken geçmiş algısının gerçekliğini de altüst etmeyi başarıyor.

Peaky Blinders: The Immortal Man: Baba, Oğul, Kutsal Ruh
Baba-oğul arasındaki gerilimi daha tarihsel bir bağlamdan besleyen karakter ise Tim Roth’un canlandırdığı Beckett oluyor. Peaky Blinders’ın yeni lideri olan Duke’tan talep ettiği destek, Nazi Almanyası’nın savaşı kazanmak için İngiltere’deki çetelerle yürüttüğü sahte banknot operasyonuna, tarihte Operation Bernhard olarak bilinen girişime bağlanıyor.
Bu detay anlatının ölçeğini büyütürken aynı zamanda, gerçek isteğinin bu olup olmadığı şüpheli olan Duke’un nasıl bir dünyanın içine çekildiğini de vurguluyor. Bu genişleme senaryo düzleminde kullanışlı bir araç olsa da, seyirciye bu olayın neredeyse dizinin bir sezonuna yayılabilecek bir konu olabileceğini düşündürüyor. Dolayısıyla oldukça aceleci bir tavırla işlendiği hissi doğuyor. Çünkü kurulan her yeni hat dikkat dağıtıyor ve zaten kırılgan bir dengede ilerleyen ana çatışmanın etkisini seyreltiyor.

Peaky Blinders: The Immortal Man: Baba, Oğul, Kutsal Ruh
Bitirmek Yerine Tüketmek
2022 yılında dizinin finaline kısa süre kala, altı sezona ek bir filmin yapılacağı ve finalin bu şekilde tamamlanacağı duyurulduğunda, izleyicilerin de benim gibi daha destansı ve tamamlayıcı bir son beklediğini düşünüyorum. Fakat Peaky Blinders: The Immortal Man’in kafa karıştırıcı, dağınık ve kalabalık olay örgüsü dışında da dizinin bazı ana karakterlerinden öylece vazgeçilmiş olması bende gerçekçi bir karşılık bulmadı.
Özellikle, uyarıya rağmen spoiler vermemeye özen göstererek söyleyebilirim ki, soyadı Shelby olan iki karakterin ölümü bende ciddi bir hayal kırıklığı yarattı. Game of Thrones’tan itibaren yaygınlaşan “shock value” kullanımının her zaman kaliteli sonuç vermediği artık daha belirgin. Bu durum bazen gerçekten rahatsız edici noktalara ulaşabiliyor. Bu film de özellikle bu ölümleri ele alış biçimiyle buna somut bir örnek.
Steven Knight, dizinin finalinde bunu tam olarak başaramadığını düşünmüş olacak ki bu kez tam bir “toparlama” hedefiyle seyirciyi aceleci ve yeterince sindirilmemiş bir sona sürüklüyor. Bazı sahnelerde keşke böyle bir sonu hiç izlememiş olsam ve gerçek final de dizinin finali olarak kalsaydı diye düşündüğümü belirtme ihtiyacı duyuyorum.

Peaky Blinders: The Immortal Man: Baba, Oğul, Kutsal Ruh
Zengin Prodüksiyonun Çatlaklarından Sızanlar
Teknik detaylara bakacak olursak, filmin varlığının gerekliliğini sorgulatacak düzeyde basit bir senaryonun affedilmez kusurlarını bir nebze hafifletse de ortaya çıkan bütünün her anlamda aynı özeni taşıdığını söylemek zor.
Görsel dünya, özellikle set dizaynı açısından oldukça zengin; dönemin dokusunu tekrar yakalama konusundaki çaba belirgin şekilde hissediliyor. Kullanılan mekânlar, kostüm tercihleri, renk paleti, diziden aşina olduğumuz o kirli ve karanlık atmosferi yeniden yansıtmaya yaklaşsa bile, tamamen aynı derinliği yeniden kurabildiğini söylemek güç.
Belki her seyirci benim kadar önemsemeyecektir ama bunun en belirgin olduğu noktalar da kalabalık sahnelerdeki özensizlik. Figüran kullanımındaki tercihlerde, kamera arka plandaki yüzlerde dönem dışı duran, internet jargonunda ”iPhone face” diye tabir edilen kişilere çevrildikçe, seyircinin kendisini birden bire kurulan dünyanın dışında bulmaması imkansız. Küçük gibi görünen bu detaylar, dört yılda ortaya çıkan bu yapımda kurulmak istenen atmosferin özensiz yönlerini doğrudan yüze çarpıyor.

Peaky Blinders: The Immortal Man: Baba, Oğul, Kutsal Ruh
Müzik kullanımı, dizi seyircisinin haklı beklentisini boşa çıkarmayacak şekilde güçlü yine; Steven Knight evreninin karakteristik ses tercihleri filmde de kendini hissettiriyor. Fakat bu sefer de “needle drop” kullanımı belirgin ölçüde göze batıyor. Bazı sahnelerde müzik, duyguyu desteklemekten çok, sahnenin ”anlamlı” olduğunu hatırlatma çabasına giriyor ve doğal akışı bozarak adeta bir müzik klibinini amınsatıyor. Filmin, kaş yaparken göz çıkarmadığı çok az alanı kalıyor geriye.
Bıraktığımız Yerde Kal(a)mamak
Prodüksiyon ölçeğinin dizi bütçesinin çok üzerinde olduğu belli oluyor. Daha geniş setler, daha kalabalık sahneler, daha gündemde olan oyuncularla ”daha büyük” hissettiren bir dünya kurmanın peşine düşülmüş. Ancak bu büyüklük filmin lehine işlemekten çok, filmin bir Netflix prodüksiyonu olduğunu sık sık hatırlatan cinsten. Sonuç olarak da elimizde teknik anlamda güçlü ama ruhen biraz eksik ve uzun bir bekleyişe rağmen alelade ortaya konmuş gibi hissettiren bir yapım kalıyor.

Peaky Blinders: The Immortal Man: Baba, Oğul, Kutsal Ruh
Genel hatlarıyla Peaky Blinders: The Immortal Man, böylesine güçlü bir dizinin ardından gelen bir final veya yerinde bir veda hikâyesi olmanın ağırlığını taşımakta zorlanıyor ve seyirci beklentisinin altında ezilen bir yapım oluyor. Kurulan dünya hâlâ tanıdık ve ilgi çekici, karakterler hâlâ izlemeye değer hissettirse de senaryonun bütününe yayılan o ”olmamışlık” hissi, filmin bırakmaya çabaladığı etkiyi büyük ölçüde sınırlıyor ve ne yazık ki insanın aklında kalmasını istediği son -en azından kendi adıma- bu olmuyor.
Belki de bazı hikâyeler, tam da bıraktığımız yerde kalmalıdır…
Sonraki yazılarda görüşmek üzere!