Alien vs Predator: İki Dev Çarpışıyor!
Hollywood, iki ikonik canavarı aynı filmde buluşturduğunda işler ya efsane olur ya da tam bir hayal kırıklığı. Alien vs. Predator bu ikisinin arasında salınan, ama sonunda yere düşenlerden. İlk bakışta kulağa inanılmaz heyecan verici gelen fikir—yani Alien’la Predator’un dövüşmesi—maalesef bu filmde tam anlamıyla harcanmış.
Alien ve Predator evrenlerinin birleştirilmesi fikri ilk olarak 1989’da çıkan bir çizgi roman serisinde ortaya atılıyor. İkisinin karşı karşıya gelmesi, hayranları arasında büyük yankı uyandırıyor. 1990’ların başında da film olarak uyarlanmak isteniyor ama yapımcılar uzun süre ortak bir yol haritası çizemiyorlar. Stüdyo da bu ilgiyi fark edip projeyi yıllarca bekletiyor. Nihayet 2000’lerin başında, Paul W.S. Anderson’ın “ben bu işi yaparım” demesiyle proje hız kazansa da; Stüdyo, hem PG-13 kısıtlamaları hem de düşük bütçeyle yola çıkınca, yönetmenin elindeki yaratıcı alan oldukça daralmış. Yani film daha çekilmeden, ticari kaygılarla sansüre uğruyor. Belki de bu yüzden elimizde, iyi fikirli ama yarım kalmış bir film var.
Sanaa Lathan’ın başrolde olduğu filmde yan rollerde Alec Gillis, Colin Salmon, Ewen Bremner, Raoul Bova, Tommy Flanagan ve son olarak filmleri birbirine bağlayan Bishop rolüyle bildiğimiz Lance Henriksen yer alıyor. Filmin asıl başrolleri olan yaratık ve avcı rollerinde ise Tom Woodruff Jr ve Ian Whyte var.
İki ayrı evreni birleştiren bir iş yapacağınız zaman ya çok iyi bir senaryo gerekir ya da karakterlerle duygusal bir bağ kurabilmeliyiz. Burada ikisi de yok. Elimizde bol bol görsel efekt, bir miktar antik uygarlık sosu, biraz gizem, bolca klişe ve koca bir “olmamışlık” duygusu var.
Alien vs Predator: İki Dev Çarpışıyor!
Film, Meksika, Kamboçya ve Antarktika’da aynı anda tespit edilen gizemli bir ısı kaynağıyla başlıyor. İşin başındaki zengin milyarder Charles Bishop Weyland, bilim insanlarından oluşan bir ekip toplayıp olay yerine, yani Antarktika’ya doğru yola çıkıyor. Antik buzulların altında dev bir piramit bulunuyor. İçine girildiğinde, oradan buradan Aztek, Mısır, Kamboçya gibi medeniyetlerin izleri toplanmış.
Piramitin içi bir tür labirent gibi tasarlanmış, zamanla şekil değiştiriyor. Bu fikir, ilk başta ilgi çekici olsa da yeterince kullanılmıyor. Ekip içeride kaybolmaya, sırayla ölmeye başlıyor. Tahmin edin neden? Çünkü orası aslında Predator’ların binlerce yıldır yaptığı bir av arenasıymış. Her yüzyılda bir insanlar buraya kurban olarak getiriliyor, Alien yumurtalarıyla tanıştırılıyorlar, sonra da av başlıyor. Predatorlar, kendilerini “onurlu savaşçı” olarak sunuyorlar ama film bunu ne aksiyonda ne karakter derinliğinde doğru düzgün veremiyor.
Alien vs Predator: İki Dev Çarpışıyor!
İşin kötüsü şu ki, filmde kimseye tam olarak sempati duyulamıyor. Alien zaten yaratılışı gereği kötülüğün cisimleşmiş hali, Predator ise arada sırada merhamet gösteren ama genel olarak buz gibi bir yaratık. İnsanlar desen, karakterler öyle karton ki hangisi ölünce ne hissettiğini bile anlamıyorsun. Bir tek Lex karakteri biraz ön plana çıkıyor, Predator ile işbirliği yaptıkları kısımları fena değildi ancak filmin bu kısmı adeta “Bari biri yaşasın da seyirciye umut verelim” kaygısıyla yazılmış gibi.
Görsel efektler dönemi için fena değil. Predator’un teknolojik maskesi, Alien’ın asitli kanı gibi detaylar sinema salonunda ilk izleyenleri biraz heyecanlandırmıştır. Ama bir film sadece efektle ayakta durmaz. İlk Alien filmlerinde yaratığın karanlıkta belirmesiyle gelen o tüyler ürpertici hava burada yok. Predator’un ormandaki sessizliği, kameranın arasında gezinen bakışları bu filmde yerini daha mekanik ve ruhsuz bir aksiyona bırakmış.
Yapımcılar bu projeyi hazırlarken muhtemelen “İki büyük marka bir araya gelsin, nasıl olsa gişe yapar” diye düşünmüş olmalı. Haklı da çıktılar, çünkü film gişede zarar etmedi. Ama seyirci açısından kazançlı bir iş olduğunu söylemek zor. Hele ki her iki evrenin hayranı olanlar için bu film, yıllarca kurulan hayalin gerçek olup da beklentiyi karşılamadığı o hayal kırıklığı anı gibi.
Alien vs Predator: İki Dev Çarpışıyor!
Üç ırk arasında güçlü bir mücadele vaadiyle karşımıza çıkan bu filmde; ölüm makinesi Xenomorphlar, doğuştan avcı Predatorler ve zayıf insanlar arasındaki mücadele bir şekilde yine ve yeniden insanların zaferiyle sonuçlanıyor. Filmin sonlarına doğru ise Alien ve Predator DNA’sının karıştığı bir yaratık ortaya çıkıyor. Bu artık tam anlamıyla ipin koptuğu yer. Sadece “Bir devam filmi çeker miyiz acaba?” sorusunu sormak için filme eklenmiş gibi duruyor. Ne yazık ki bu da yaratıcı bir hamle değil, sadece ticari bir göz kırpma. Sırf bu yaratığı görmek için bir sonraki filmi izler miyim ? Maalesef evet.
Toparlayalım. Alien vs. Predator, potansiyeli olan ama o potansiyeli harcayan bir film. Elinde güçlü kozları olup hiçbirini ustaca kullanamayan bir oyuncu gibi. Seyircinin gözünde ne Alien’ın dehşetini, ne de Predator’un asaletiyle kurduğu o ilginç hayranlığı yaşatabiliyor. Birkaç sahnede “Acaba şimdi ne olacak?” diye heyecanlansan da genel olarak film, “Bu iş daha iyi yapılabilirdi” dedirtiyor.Sonuç olarak, kazanan gerçekten de biz değiliz. Sahnede iki yaratık dövüşüyor olabilir ama ekran başında kaybeden seyirci oluyor. Bu yüzden belki de bazen, iki ikonik karakteri yan yana getirmemek daha iyidir. Çünkü sadece isimler yetmez, o isimleri taşıyan hikâyeler lazım. Ve burada o hikaye yok.
Sıradaki filmimiz izlemeseniz hiçbir şey kaybetmeyeceğiniz ancak rezalet B Movie’lerden keyif alıyorsanız şans verebileceğiniz Aliens vs Predator: Requiem olacak. Görüşmek üzere.