Anasayfa İncelemelerFilm İncelemeleri 21. Filmekimi İzlenimleri #4 : White Noise – The Fabelmans – Bones and All

21. Filmekimi İzlenimleri #4 : White Noise – The Fabelmans – Bones and All

Yazar: Tunahan İbiş

21. Filmekimi İzlenimleri #4 : White Noise – The Fabelmans – Bones and All

Tekrardan merhaba! Filmekimi İzlenimleri serisine Noah Baumbach’in deneysel ve absürt kıyamet filmi White Noise, Spielberg’ün sinemayla tanıştığı gençlik yıllarına ait oto-biyografisi The Fabelmans ve Luca Guadagnino’nun yamyam bir çiftin Amerika boyunca yaptıkları yolculuğu anlattığı Bones and All ile veda ediyorum. Seneye umarım tekrardan festival günlüklerinde görüşürüz. İyi okumalar dilerim.

White Noise

Yönetmen: Noah Baumbach

Oyuncular: Adam Driver, Greta Gerwig, Jodie Turner-Smith, Raffey Cassidy, Don Cheadle

Noah Baumbach, parçalanmak üzere olan bir ailenin değişen ilişkilerine bu sefer büyük bir felaketin kolektif korkuları gürültülü bir şekilde dirilttiği absürt bir komedi duygusu ile bakıyor. White Noise’un plastik dünyasında sanki herkes birer sözcü görevinde ve geçmişin yarattığı ikonların, tarihi yıkımların, dünyaya bıraktığı küçük veya büyük bilgilerin taşıyıcılığını yapıyorlar. Tüm meseleleri ya bir gerçeği doğrulamak ya da hoşlanmadıkları bir yalanı çürütmek üzerine kurulu. Baumbach, pandemi süresince büyük bir değişime bakışımız, onu atlatma şeklimizin farklılaşması hakkında hissi sürekli başka bir tona evrilen, kurduğu her anlatıyı hızla terk edip bir diğerine göç eden dinamik bir sinema çıkarıyor bu basit karmaşadan. Geçmiş, anlatarak büyütüp küçültebileceğin bir oyun alanı, gelecek ise belirsiz bir boşluk, ölümün habercisi White Noise’da. Şimdiki zaman ise bir araf, Vietnam sonrası Reagan döneminin renkli televizyonlarının, içi dopdolu süpermarketlerinin oluşturduğu bir bekleme alanı. Baumbach’in daha önceden kendi sözünü sadece fısıldayıp çoğu zaman karakterlerinin dediklerini dinlediği ilişki dramalarının artık böylesine kocaman bir gücün etkisi altında, oraya buraya sürüklenen, döndürüp dolaştırıp aynı yere getireceği sözlerini bağırmaya yer arayan “büyük” bir anlatı haline gelmesi de bu güvenli alanı bozmak için sanki. Kendi zihin egzersizini sürdürme yolunda kolay tüketilebilir olma ihtimalini sürekli bir tartışma ortamının içinde yok eden, karakterlerinin bir cephane gibi biriktirdiği bilgileri namlusu bozuk bir silahta hiçleştiren çirkef, sevimsiz bir yöntem bu ama onu her deneyim edişinizde işlevi değişebilecek, anlaşılır hale gelerek alt edilebilecek türden bir büyüsü var aynı zamanda. Bu yüzden filmin ortaya çıkardığı ölüm korkusunun kaynağını bulmak için gürültüsüne daha fazla maruz kalmaktan, yaşayarak ona alışmaktan ve tekrar tekrar denemekten başka pek de bir çaremiz yok.

 

The Fabelmans

Yönetmen: Steven Spielberg
Oyuncular: Michelle Williams, Paul Dano, Seth Rogen, Gabriel LaBelle, Judd Hirsch

The Fabelmans, Steven Spielberg’ün kendi çocukluğu, ailesiyle beraber şehirden şehire savrulan yaşamı ve üstesinden gelmeye çalıştığı her krizin, huzursuzluğun ileride yaratacağı sinemaya olan etkilerine dair bir inceleme. Artık kariyerinin son demlerine yaklaşan bir ustanın onu buralara taşıyan ilham kaynaklarını, kamerasıyla çocukluğundan beri çektiklerinin verdiği sonuçları ve en çok da hikaye anlatmanın sorumluluğunu keşfettiği -kendisi öyle olmadığını ısrarla belirtse de- bir veda eseri. Spielberg, özellikle ebeveynlerinin ayrılıklarına tanık olacağı dönemi değerlendirmeye, kendi üzerindeki açılımlarını görmeye çalışıyor. Hiçbir hatırasına zarar vermeden, anımsamalarını soyutlaştırmadan, filmleriyle kesin bağlantılar kurmadan yapıyor bunu. Kişisel tarihini belgelemeyi, kaynağından tam emin olamadığı bir tutkunun gelişim sürecini işlemek yerine ona belki de sandığından çok daha büyük bir etkisi olan ailesi, okul hayatı hakkında bir hatırlama seansıyla devam etmeyi tercih ediyor. Bu yüzden hafızasının girift, karanlık köşelerinden kaçınıp bir rüya gibi hissettiren, yönetmenin keşfettiği değil, bizzat kendi eliyle yarattığı tasarımı çok açık, yönü belli ve yeni bir görüş alanı açmaktan yoksun bir oto-biyografi kalıyor geriye. Böylesine bir mucidin çocuksu hevesi, yeni anlatım yöntemleri, kamera hakkındaki fikirleri üzerine daha az doğrudan, içinde kaybolabileceğim, duygusu her sahnenin başında tabela gibi asılmamış bir drama, oyuncaklı bir anlatı izlemeyi isterdim. Nostalji, sadece kısa süreliğine konuğu olabileceğin kibar bir ev sahibi değil, aynı zamanda yaydığı parıltıyı etrafına cömertçe dağıtan, günümüze yol gösterici, yorumlanabilir bir rehber olabilmeli diye düşünüyorum.

 

Bones and All
Yönetmen: Luca Guadagnino
Oyuncular: Timothée Chalamet, Taylor Russell, Mark Rylance, Chloë Sevigny, Michael Stuhlbarg, David Gordon Green

Luca Guadagnino, ailesinden, öğrendiği dünyadan uzaklaşıp yavaş yavaş özgürlüğünü kazanan genç-yetişkin karakterlerinin dertlerini, boşlukta salınır haldeki psikolojik durumlarını anlatmakta ne kadar da başarılı, her seferinde bir kez daha buna şahit olmaktan mutluluk duyuyorum. Bones and All, yine bir istisna değil, ki burada yamyamlık içgüdüleriyle uzlaşmaya çalışan bir çifti anlamaya çalıştığı için çok daha sert, ama bu sefer yönetmenin bu duygu ortaklığı daha anlayışlı, yardım eli daha açık, sineması biraz daha az dolambaçlı sanki. Guadagnino, Call Me by Your Name’in içi bir türlü anlayamadığı bir sebepten kavrulan Elio’suna nasıl güveniyorsa, ondan bir sonuç, keskin bir final çıkarmayı beklemiyorsa burada kendi kanlı mirasıyla yüzleşen Maren’ın dertlerine bir o kadar çözüm aramaya, şehir şehir ziyaret ettiği Amerika’nın bir yerinde göçebeliğini sonlandırmaya çalışıyor. Bones and All’daki çiftin isimleri, kan bağları, ardında bıraktıkları kokuların izleri bir türlü silinemiyor, korkunç bir musallat, çürük bir ceset gibi onların yanında seyahat ediyor. Her mutluluk bir günah, her anı bir kabus ve her göz göze geliş bir cinayete teşebbüs. Çocukluğun zorunlu inzivasını, kendini keşfederken yitirilecek bu kısacık zamanı telafi edebilmek için yönetmen bulduğu her ihtimalde karakterlerine yeni bir deneyim kazandırıyor, kurbanlarının fotoğraflarında, ölü bedenlerinde gördürmeye çalışıyor kayıp geleceklerini. Bones and All, şoföre içten içe güvendiğin ama güzergahını kestiremediğin bir araba yolculuğu gibi ve uğranılan her şehirde karşılaştığın sırlar müthiş yaralayıcı, saptığın her yol bir o kadar karanlık, yalnız ve sadece yan koltuktakiyle üstesinden gelebileceğin kadar bilinmezlikte gömülü.

 

21. Filmekimi İzlenimleri #4 : White Noise – The Fabelmans – Bones and All

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap