Anasayfa İncelemelerFilm İncelemeleriBack to Black: Biyografi Filmi Böyle Olmamalı

Back to Black: Biyografi Filmi Böyle Olmamalı

Yazar: Cansu Altıntaş

Back to Black: Biyografi Filmi Böyle Olmamalı

2024 yılında yayınlanan biyografik türdeki film, İngiliz şarkıcı ve söz yazarı Amy Winehouse’un hayatına dayanıyor.

Filmin yönetmenliği Sam Taylor-Johnson’a, senaristliği ise Matt Greenhalgh’a ait. Amy Winehouse’u canlandıran oyuncu olarak karşımıza Marisa Abela çıkarken; Jack O’Connell, Eddie Marsan, Juliet Cowan ve Lesley Manville gibi isimler de filmin kadrosunda yer alıyor.

Back to Black

Back to Black: Biyografi Filmi Böyle Olmamalı

Amy Ne Diyor, Film Ne Diyor?

Amy’nin “müziğimle hatırlanmak istiyorum” minvalindeki sözleriyle başlayan film, ilk bakışta Amy Winehouse’un müzik yolculuğuna odaklanacakmış izlenimi verse de kısa sürede yönünü kaybediyor. Film, Amy’nin Blake Fielder-Civil ile olan toksik ilişkisini merkezine alarak sanatçının bireysel yaratıcılığını, müzikal zekâsını ve döneminin en özgün seslerinden biri oluşunu arka plana itiyor.

Bu durum, biyografik-müzikal türü açısından ciddi bir problem yaratıyor; çünkü anlatı, müziğin nasıl üretildiğini ya da Amy’nin sanatsal kararlarının arkasındaki motivasyonları keşfetmek yerine, onu neredeyse yalnızca toksik bir ilişkinin öznesi hâline getiriyor. Filmin Amy’ye ve müziğine dair söylediği sözlerin büyük bir kısmı zaten Amy Winehouse’un kendi röportajlarından ve şarkı sözlerinden alıntılanıyor. Ancak diyaloglar ve yönetmenlik, bu sözleri daha derinlikli bir noktaya çekmek yerine yüzeyde bırakıyor.

Sonuç olarak Amy’yi kendi hikâyesinin anlatıcısı olarak değil, başına gelenlerin edilgen bir karakteri gibi izliyoruz. 2 saat 2 dakika süren film boyunca uzun bir süre Amy–Blake ilişkisinin gelgitlerini izliyoruz ama Amy’nin müzikal vizyonunu ortaya koyan, müzik yaratım sürecine odaklanan ya da dönemin medyasının acımasızlığına eleştirel bir yerden bakan sahneler neredeyse yok denecek kadar az.

Back to Black

Back to Black: Biyografi Filmi Böyle Olmamalı

Bakış Açısı Tercihleri

Filmde dile getirilenler yalnızca söz olarak kalıyor ve seyircide gerçek bir duygusal karşılık bulamıyor. Özellikle Amy’ye yazılan “Feminist değilim çünkü erkeksiz yapamam” cümlesi, sanatçının söylemlerini bağlamından koparıp basitleştirirken; tam da bu tür yanlış okumaların ve medyatik etiketlemelerin kurbanı olmuş bir kadının hikâyesinde son derece problemli bir yerde duruyor. Film, bu ifadenin nasıl ve neden sorunlu olduğunu tartışmak yerine, onu sorgusuzca söyleyerek yüzeyselliğini ortaya koyuyor.

Diyaloglardaki bu durum, filmin görsel dünyasında da kendini gösteriyor. Kullanılan mekânlar ve renk paleti estetik olarak anlatıya hizmet etmekten çok “güzel görünme” kaygısıyla seçilmiş hissi veriyor. Görsellik, karakterin iç dünyasını yansıtmak yerine hikâyenin boşluklarını doldurmaya çalışan bir süs işlevi görüyor.

Filmdeki oyunculuklar son zamanlardaki başarısız biyografi filmlerinde gördüğümüz düzeyde. Yani göze batan bir sorun yok ama yönetmenliğin de etkisiyle daha düz oyunculuklar izliyoruz; özellikle de Amy’yi canlandıran Marisa Abela’nın performansındaki asi tavır yeterli gelmiyor.

Back to Black

Back to Black: Biyografi Filmi Böyle Olmamalı

Farklı Biyografilerin Yanında Back to Black

2015 yapımı Amy belgeseliyle karşılaştırıldığında ise Back to Black, bir çöküşün gerçekçi ve rahatsız edici portresini çizmektense, trajediyi romantize eden bir anlatıyı tercih ediyor. Belgeselin aksine film, Amy’nin sistematik olarak nasıl yalnızlaştırıldığının, medyanın ve müzik endüstrisinin onu nasıl tükettiğinin altını çizme konusunda oldukça yetersiz kalıyor.

Amy’yi film boyunca yaşadığı sıkıntılar karşısında bağımlılıklarına sarılırken izliyoruz; ancak bu durum bile sorgulayıcı bir perspektifle ele alınmıyor. Bağımlılık bir sonuç ya da yapısal bir sorun olarak değil, neredeyse hayatın akışında kaçınılmaz ve sıradan bir durum gibi sunuluyor.

Filmi izlerken kendimi sık sık Rupert Goold’un 2019 yapımı Judy filmi ile karşılaştırırken buldum. Judy filmi, Judy Garland’ın hayatının son dönemine odaklanırken, sanatçının yaşadığı kırılmaları tek bir romantik ilişki üzerinden açıklamak yerine; onu tüketen sistemin, endüstrinin ve kamuoyunun baskısını merkeze alıyor. Judy Garland, film boyunca yaşadığı sıkıntıların kendisinde yarattığı yıkımlarla yer alırken, aynı zamanda sahnede hâlâ söz söyleyebilen ve seyirciyle bağ kurabilen bir sanatçı olarak temsil ediliyor. Hikâye, Garland’ı trajedinin pasif bir kurbanı hâline getirmeden, yaşadığı her şeyle birlikte ayakta kalma mücadelesini gözler önüne seriyor.

Back to Black ise Amy Winehouse’u, yaşadığı çöküşün öznesi olmaktan çıkarıp romantize edilmiş bir figüre dönüştürüyor. Amy’nin müziği, yaratıcılığı ve yarattığı etki, toksik bir ilişkinin gölgesinde kalıyor. Bununla birlikte Amy Winehouse’un yaşam hikâyesi, bir aşkın yıkıcı etkilerinden çok daha fazlasını anlatıyor: Bir kadın sanatçının medya tarafından nasıl bir yıkıma uğratıldığını ve her şeye rağmen kendi sesini korumaya çalışırken sürüklendiği noktayı…

Sonuç olarak Back to Black; Amy Winehouse’un müziğiyle hatırlanma isteğinin karşılığını vermediği gibi, onu hatırlanmak istemeyeceği şekilde anlatıp yaşadığı sömürüyü yok sayarak sınıfta kalıyor.

Back to Black: Biyografi Filmi Böyle Olmamalı

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap

Bu internet sitesinde, kullanıcı deneyimini geliştirmek ve internet sitesinin verimli çalışmasını sağlamak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Bu internet sitesini kullanarak bu çerezlerin kullanılmasını kabul etmiş olursunuz. Kabul Et Daha Fazlası...