63. Antalya Altın Portakal Günceleri #2
63. edisyonun ikinci güncesinin övgülerle dolu olacağını söyleyerek başlamak istiyorum. Yeşim Ustaoğlu’na sevgilerimi ve saygılarımı sunuyorum; çünkü sonunda sinematografisi enfes, gerçekten Altın Portakalımıza yakışır bir deneyim yaşattı bize. Ayrıca Ulusal Kısa Film Yarışması 1. Seçki’deki bütün ekipleri de övmek istiyorum, harika kısalar izledik. İlk yazımıza buradan ulaşabilirsiniz.
ARTAKALAN
Yeşim Ustaoğlu’nun 10 sene sonra gelen uzun metrajı Artakalan, Türkiye prömiyerini dün Aspendos Salonu’nda yoğun bir ilgiyle gerçekleştirdi. Öykü Karayel, Metin Akdülger ve İlyas Salman’ın oluşturduğu oyuncu kadrosunun da hakkını teslim etmek gerekiyor. Özellikle büyük usta İlyas Salman’ı, gerçek oyunculuğu konuşmadan bile nasıl gösterebileceğini hatırlatan duruşuyla beyaz perdede tekrar izleme şansı bulduğum için çok mutlu oldum.

63. Antalya Altın Portakal Günceleri #2
Sinematografinin enfesliği ilk andan itibaren göz dolduruyor; adeta kartpostal gibi bir iş çıkarmışlar. İlk günden sonra perdede güzel bir şey izlemek çok iyi geldi. Sinematografisini bu kadar övüyorum ama senaryonun herkese hitap ettiğini söylemek zor. Evet, bir derdi var ve bence fena da anlatmıyor ama modern insanın sancılarını izlemeyi seviyorsanız bu filmden keyif alırsınız. Elif ve Mehmet, bir çift olmanın ötesinde ayrı ayrı kendi yollarını bulmaya çabalayan karakterler.
Şair olan Elif’i, kafasındaki cümleleri toparlayamayan ve kendi benliğinin yavaş yavaş silikleştiğini hissettiği bir noktada tanıyoruz. Annelik rolünü eksiksiz devam ettirse de kendi benliği gün geçtikçe acı çekiyor. Müzisyen olan Mehmet ise daha dışa dönük ama o da kendi yolculuğunda yönünü kaybetmiş halde. İkisinin kavgaları hep sessiz, kırıcı ama bitirici değil; birbirlerini tanıdıklarını hissettiren, alan tanıyan bir yerden ilerleyen bir ilişki krizi. Ve belki de sinemada daha çok görmek istediğimiz bir detay bu. Ev içi emeğin çiftler arasındaki normalleşmiş hali, Mehmet’in Elif’e zaman tanıyıp Selim’le ilgilenmesi, bunu yaparken büyük lafların ve bağırtıların olmayışı…
Mehmet’in babası Mustafa karakterine hayat veren İlyas Salman için ayrı bir paragraf açmak isterim. Konuşmadan, sadece sahnedeki varlığıyla bile Artakalan’ın hikâyesine yepyeni bir pencere açıyor. Mehmet’i yan rol olmaktan çıkarıp, Elif’in hikâyesine eşlik edecek kadar derinleşmesini sağlıyor. Mustafa ile Mehmet’in baba-oğul ilişkisi yine çok büyük laflarla değil, sakin sakin, yavaş yavaş işlenerek anlatılıyor. Mehmet’i evi toparlarken, babasıyla ilgilenirken, öfkesinin içine doğru nasıl büyüdüğünü hissediyoruz. Yüzleşme büyük adımlarla değil, sakince gerilimi toparlayarak gerçekleşiyor. Mustafa konuşana kadar hasta bir adam; konuştuktan sonra ise vicdan azabından kelimeleri yutmuş, hayata küsmüş birine dönüşüyor.
Toparlarsak eğer, iki karakter de köklerine dönerek modern dünyanın tükenmişliğinden çıkışın yolunu arıyor. Yalnız kalarak, kaostan uzaklaşarak, doğaya yaklaşarak amaçlarını hatıralıyorlar. Modern dünyadaki insanın çığlıklarını izlemeyi seviyorsanız, büyük bir dert aramıyor da daha içe dönük hikâyeler arıyorsanız seveceğiniz; ama sinemanın derdi büyük olmalıdır diyenlerdenseniz pek hoşlanmayacağınız bir film Artakalan.

63. Antalya Altın Portakal Günceleri #2
ULUSLARARASI KISA FİLM YARIŞMASI: 1. SEÇKİ
Adreste Bir Sorun Var, Porkatal ve Anaokulu filmlerinden oluşan bu ilk seçki, uzun metrajlardan çok daha keyifli bir izleme deneyimi sundu bana.
Adreste Bir Sorun Var: Filmin yönetmeni Murat Ayyıldız’ın ilk kısa metraj filmiymiş; bu bilgiyi öğrenene kadar hiç ilk film olduğunu düşünmemiştim. Temposu çok yerinde, hikâyesi sağlam bir film. Siyasetten uzak durmaya çalışan Ahmet ve amcası Sabri’nin hikâyesini izliyoruz. Sabri Amca, yıllardır hayran olduğu ve fotoğraf çektirmek istediği siyasetçinin ilçeye geleceğini duyunca yerinde duramaz ve Ahmet’i de yanında sürükleyerek bu isteğini gerçekleştirmeye gider. Buluşma sırasında çekilen bir videonun sosyal medyada yayılması ve adrese yollanılacağı söylenen fotoğrafın bir türlü gelmemesi, Ahmet’in yüzleşmek zorunda kaldığı absürt sonuçlar doğurur. Sonu ise kısa filmin o karakteristik ruhuna çok uygun bitiyor.

63. Antalya Altın Portakal Günceleri #2
Porkatal: Bu kısa film, sinemanın çocuklarına yepyeni bir kapı aralıyor. Doğduğu günden beri annesiyle cezaevinde yaşayan Engin’in hikâyesine konuk oluyoruz. Demir parmaklıkların olmadığı, özgürce oynamasına izin verilen bu yeni dünyaya alışma sürecini izliyoruz. Annesine döneceği günü iple çekerken, burada da sıfırdan bir hayata başlıyor. Arkadaş edinme çabaları, akrabalarına uyum sağlama çabası, yüzme öğrenmek için verdiği sevimli pazarlıklar… ve küçücük yaşına ağır gelen yüzleşmeler… Neredeyse uzun metraj izliyormuş gibi, süresi boyunca sinemanın büyüsüne kapılmanızı sağlıyor. Bittiğinde Engin’in hayatını uzun süre düşüneceksiniz.

63. Antalya Altın Portakal Günceleri #2
Anaokulu: Seçkinin son filminde karşımıza çok başarılı bir animasyon çıkıyor. Fransa’ya taşınan Selim ile 4 yaşındaki kızı Defne’nin hikâyesi bu. Anaokulunda ebeveynlerin ve çocukların beraber vakit geçirmesini amaçlayan bir atölyede, Selim’in çizimlerinin diğerleri tarafından tuhaf bulunmasıyla başlıyor her şey. Selim’in bir türlü “normal” bir hayvan çizememesi, bunu dert edinişi ve çabalamasını izliyoruz. Tam başarısızlığıyla yüzleşmek üzereyken kızı Defne, babasının bu “tuhaf” hayvanlarıyla yepyeni hikâyeler anlatmaya başlıyor. Selim’in kaygılarının yerini kızının neşesi dolduruyor.
DÜĞÜN ŞARKICISI
Filmin konusuna ya da uyandırdığı düşüncelere geçmeden önce, seçkiyi hazırlayan ekibe sormak istediğim o temel soruyu yöneltmek isterim: “Ana akımda rahatlıkla vizyona girmesi gereken bir filmin festivalde ne işi var?” Festival filmi deseniz değil, hadi galası için gelmiş olsa o da değil… Ulusal yarışmada ne aradığını bir türlü çözemediğim bir film oldu Düğün Şarkıcısı.

63. Antalya Altın Portakal Günceleri #2
Konusuna gelecek olursak; Ankara’dan İstanbul’a gelen genç caz müzisyeni Şahnaz’ın 2001’de başlayan kariyer yolculuğunu günümüze kadar izliyoruz. Tabii bu yolculuk ekonomik krizler, kayıplar, değişen gece hayatı, eğlence anlayışları ve pandemiyle beraber haliyle inişli çıkışlı ilerliyor. Filme dair hoşuma giden ve aklımda yer edecek tek nokta, yılların geçişinin İstanbul’un sokakları ve duvarları üzerinden verilmesiydi. Onun haricinde, aradan geçen 25 senede ana karakterin kadrosunda hiçbir yaşlanma veya değişim emaresi gösterilmediği için yılların akışını hissetmeniz zaten mümkün değil.
Kâğıt üzerinde muhakkak iyi bir fikirdir; Türkiye’de son 25 senede başımıza gelen olumsuzlukları, özellikle de gece hayatındaki gittikçe muhafazakârlaşan dönüşümü bir şarkıcı üzerinden anlatmak… Ama ne yazık ki izlediğimiz şey, belli yerlerde bir kamu spotunu, belli yerlerde ise “hızlıca her şeye değinelim ama çok da üstünde durmayalım” kolaycılığını buram buram hissettiriyor. Her şeyin bu kadar kör göze parmak verilmesi, beni filmin en çok rahatsız eden noktası oldu. “İzleyiciye bu kadar mı güvenmediniz?” sorusu da zihnimde kalan diğer soru işareti.
Kısaca; asla bir festival filmi değil ama vizyona girdiğinde genel izleyici için dümdüz, ortalama bir aile filmi olabilir.