Aterrados: Ara Mekânların Mekânsız Misafirleri
“Hayatta korkularımızın olması son derece doğaldır. Ancak çok iyi tanıdığımız, her köşesini bildiğimiz ve kendimizi güvende hissettiğimiz bir yerde aslında yalnız olmadığımızı fark etmenin yarattığı dehşet, tarif edilmesi güç bir duygudur.”
Hayaletleri terk edilmiş evlerde, ıssız ormanlarda, karanlık koridorlarda veya çoktan lanetlenmiş olduğuna inandığımız mekânlarda ararız, değil mi? Peki, onların aslında evimizin duvarları arasında, musluklarımızın içinde, yatağımızın altında ve belki de en korkuncu, kaybettiğimiz insanların cansız bedenlerinde olabilecekleri hiç aklımıza gelir mi?
Sinemada doğaüstü varlıklar çoğunlukla belirli bir mekâna, geçmişte yaşanmış korkunç bir olaya veya açıklanamayan bir lanete bağlıdır. Dolayısıyla seyirci, tehlikenin nerede başladığını az çok bilir. Arjantinli yönetmen Demián Rugna’nın 2017 yapımı Aterrados (Terrified) filmi ise bu alışkanlığımızı oldukça tuhaf bir biçimde değiştiriyor.
Buenos Aires’in sıradan bir mahallesinde geçen hikâye, korkuyu uzak ve bilinmeyen yerlerden alarak gündelik hayatımızın en tanıdık köşelerine yerleştiriyor. Üstelik bu köşeler yalnızca odalardan ibaret değil. Duvarların ardındaki boşluklar, su boruları, yatakların altı ve yaşadığımız binaların gözle göremediğimiz kısımları da doğaüstü varlıkların kendilerine yer edindiği alanlara dönüşmüş durumda. Interstitial spaces (ara mekânlar/boşluklar) kavramıyla ilişkilendirebileceğimiz bu alanlar, film boyunca insanın kendi yaşam alanı üzerindeki hâkimiyetini nasıl kaybedebileceğini gösteriyor.
Hikâye, Clara isimli bir kadının mutfak lavabosundan gelen ve onu öldürmekten söz eden sesleri duymasıyla başlar. Başlangıçta sıradan bir tesisat sorunu veya komşu evlerden gelen sesler olarak değerlendirilebilecek bu durum, kısa süre içerisinde korkunç bir olaya dönüşür. Clara’nın cansız bedeni, banyoda görünmez bir güç tarafından defalarca duvarlara çarpılır. Aynı mahallede yaşayan Walter ise geceleri yatağının hareket ettiğini fark ederek odasına bir kamera yerleştirir. Kaydettiği görüntülerde yatağının altından çıkan, insan biçimini andıran ancak insana ait görünmeyen bir varlıkla karşılaşır.

Aterrados: Ara Mekânların Mekânsız Misafirleri
Mahallenin bir başka evinde ise bir otobüsün çarpması sonucu hayatını kaybeden küçük bir çocuk, defnedilmesinin ardından mutfak masasında hareketsiz bir şekilde otururken bulunuyor. Benim için filmin en korkunç görüntülerinden biri buydu. Ölen çocuğun cansız bedenini, özellikle de yarı çürümüş hâliyle o şekilde görmek, diğer sahnelerden daha çok etkiledi beni. Fakat burada ölüm, alıştığımız biçimiyle bir son oluşturmuyor. Çocuğun cansız bedeni eve geri dönmüş olsa da bu dönüş, çocuğun dirilmesi demek değil. Aksine, yaşayanlarla ölüler arasında kurduğumuz ayrımın ne kadar kolay bozulabileceğini gösteriyor. Burada yaratılan dehşet, ölü bir çocuğun geri dönmesinden çok, onun artık ait olmaması gereken bir yerde bulunmasından kaynaklı.
Filmin mekânsal yaklaşımını daha da ilginç buluyorum. Çünkü Aterrados‘ta doğaüstü varlıkların barındığı alanlar, evin doğrudan kullanmadığımız ancak varlığından haberdar olduğumuz kısımlarında beliriyor. Ara boşluk olarak değerlendirebileceğimiz bu yerler, gündelik hayatımızın görünmeyen bir bölümünü oluşturuyor. Duvarların arasında ne bulunduğunu düşünmeyiz, musluktan gelen suyun geçtiği boruları görmeyiz ve yatağımızın altındaki karanlığı çoğu zaman önemsemeyiz. Oysa bütün bu alanlar evimizin bir parçasıdır. Film, tam da bu görünmezliği kullanarak tanıdık mekânları yabancılaştırıyor.
Tanıdık, sıradan ve güvenli kabul ettiğimiz bir şeyin beklenmedik biçimde yabancı ve ürkütücü hâle gelmesi, filmin korku anlayışının merkezinde yer alıyor. Ancak Aterrados yalnızca mekânların tekinsizleşmesiyle ilgilenmiyor. Paranormal araştırmacıların olayların başka bir varoluş boyutuyla ilişkili olabileceğini düşünmesi, korkuyu fiziksel dünyanın sınırlarının ötesine taşıyor. Bu noktada karşımıza çıkan varlıklar, geleneksel hayalet anlatılarındaki gibi belirli bir geçmişe veya kişisel bir intikam arzusuna indirgenemiyor. Onların ne olduklarını, nasıl hareket ettiklerini ve neden bu evlerde ortaya çıktıklarını bütünüyle öğrenemiyoruz. Filmin yarattığı huzursuzluk da biraz buradan doğuyor.

Aterrados: Ara Mekânların Mekânsız Misafirleri
Aterrados ve Ara Mekânların Tekinsizliği
Aterrados‘un doğaüstü korkuya yaklaşımında özellikle etkileyici bulduğum bir şey var: Bazen korkmamız için karanlık bir ormana girmemiz, bir mezarlıkta dolaşmamız veya terk edilmiş bir eve adım atmamız gerekmiyor. İnsan, kendisini dış dünyadan koruduğunu düşündüğü dört duvarın arasında da bütünüyle savunmasız kalabiliyor. Filmde ev, artık güvenli bir yer değil; görünmeyen boşluklarıyla, açıklanamayan sesleriyle ve ölümün dahi terk etmediği odalarıyla yaşayanlardan başka varlıklara da ait olduğu hissini veren bir mekâna dönüşüyor.
Üstelik yönetmen, bu varlıkları bütünüyle açıklamayarak seyircinin zihninde daha kalıcı bir huzursuzluk bırakıyor. Film bittikten sonra bir musluktan gelen sesi, gece yatağın altında beliren karanlığı veya duvarın öte yanından duyulan hafif bir tıkırtıyı eskisi kadar sıradan karşılamak kolay olmayabilir. Belki de Aterrados‘un en rahatsız edici tarafı, bize daha önce bilmediğimiz bir korkuyu göstermesi değil, bugüne kadar korkmamız gerektiğini hiç düşünmediğimiz yerleri hatırlatmasıdır.
Unutmayın: Yıllardır yaşadığınız evde, sizden çok daha uzun zamandır ikamet eden birileri olabilir. Üstelik onlar hiçbir yere ait değiller.