Anasayfa İncelemelerFilm İncelemeleri Rosemary’nin Bebeği: Farklı Bir Doğum Hikayesi

Rosemary’nin Bebeği: Farklı Bir Doğum Hikayesi

Yazar: Nilsu Çakıroğlu

Rosemary’nin Bebeği: Farklı Bir Doğum Hikayesi

Rosemary’nin Bebeği, Roman Polanski’nin yönettiği, ABD’de 1968 yılında vizyona giren ve zamanında fazlasıyla tepki çeken korku-gerilim türündeki film. Zamanına göre korku-gerilim olarak adlandırılsa da günümüzde bir annenin dramı veya gizemli bir film olarak tanımlansa daha doğru olabilir. Ira Levin’in aynı isimdeki kitabından uyarlanan bu film, genç bir kadın olan Rosemary’nin satanist komşuları ile birlik olan kocası tarafından şeytana sunuluşunu anlatıyor. Açıkçası genel olarak izlediğim ve yazdığım filmler bu tarza fazlasıyla uzak. Sırf meraktan izlediğim bu film, yayınlandığı tarihe göre iyi kabul ediliyor.

Günümüzde klişe veya saçmalık olarak nitelendirebileceğimiz bu filmin zamanında pek çok hayranı olmuş. Başrolünde oyunculuğuna hayran kaldığım Mia Farrow; güzelliğiyle, tarzıyla ve oyunculuğuyla aklıma kazıdığım isimlerden oldu. Rosemary’nin eşi Guy’ı canlandıran John Cassavetes’ e karşı da filmin sonlarına doğru fazlasıyla kin besleyeceğinize eminim. Ve sevimli satanist komşularımız, Oscar’a layık görülen performansı ile Ruth Gordon ve Sidney Blackmer her sahnelerinde fazlasıyla can sıkıcı olsalar da oyunculukları takdire şayandı.

Mistik ve fantastik olarak tanımlayabileceğim filmin yönetmeni Roman Polanski, sıradan bir korku hikayesi ile dönemin gerçek toplumsal hayatını harmanlayıp çok iyi alt metinler ve mesajlarla izleyiciye sunmuş. Eğer izlediyseniz ve film size çok klişe, mantıksız veya gereksiz geldiyse bu yazıyla biraz daha anlam kazandırabileceğinizi düşünüyorum. Ek olarak, filmi dönemine göre değerlendirmenizde de fayda var. Sonuçta yeteri kadar efekt ve değişik geçişler yok. Filmde gerginliği sürekli iç mekanda çekerek ve ışıkları loş tutarak vermeye çalışmışlar, bir de bazen kamerayı sallayarak. Aynı zamanda film müziklerinin de gayet başarılı ve izleyici tetikte tutan müzikler olduğunu söylemeliyim. İlk sahnede müzik girdiği an insanın içi ürperiyor.

Filmde Rosemary, eşiyle anlaşan, sade bir hayat süren ve mutluluk dışında bir beklentisi olmayan bir kadın rolünde. Rosemary, aktör olan eşiyle birlikte yeni bir eve taşınıyor ve facia başlıyor. Filmi Rosemary’nin bakış açısından izliyoruz. Her şey taşındıkları evdeki komşuları Castevetler yüzünden başlıyor aslında. İlk bakışta bu ailede bir gariplik olduğu fazlasıyla anlaşılıyor fakat komşuluk görevlerini yerine getiren ve sadece meraklı iki yaşlı gibi gözüken Castevetler oldukça korkunç insanlar. Zavallı Rosemary bunu nasıl tahmin edebilirdi ki. Film boyunca Rosemary’ye üzülmekten kendimi alıkoyamadım. Filmde çok fazla olay olmuyor aslında. Aynı olaylar her gün tekrarlanıyor. Castevet ailesi Rosemary’yi görmeye geliyor, yiyecek bir şeyler götürüyorlar ya da yemeğe çağırıyorlar. Genellikle film bu olaylar çerçevesinde devam ediyor.

Rosemary ve eşi Guy çocuk yapmaya karar verdikten sonra Castevetler aileye daha da yakınlaşıyorlar ve ne olduğu belirsiz tuhaf otlar, içecekler ile Rosemary’nin kapısına gelmeyi adet haline getiriyorlar. Rosemary hamile kalınca Castevetler ona doktor tavsiye ediyor ve doktorun verdiği ilaçlar ile Castevetlerin yaptığı bitkisel ilaçlar birleşince Rosemary gün geçtikçe bitkin düşüyor ve zayıflıyor. Aynı zamanda Castevetler güzel ve çekici vaatlerle Rosemary’nin eşi Guy’ı kandırıyorlar ve bu saçmalığa onu da alet ediyorlar.

Aslında film sıradan ve geliştirilmesi gereken bir korku filmi gibi gözüküyor. Bir aileye musallat olan satanist bir topluluk ve kadının bebeğini şeytan olarak doğurması. Fakat işin perde arkasında, savaşların ve suikastlerin olduğu ABD’de 60’lı yıllarda insanların otoritelere olan güvensizliklerinin olduğu biliniyor. Filmde de Rosemary’nin hastaneye ve doktorlara olan güvensizliği buna yorulabilir. Zaten Rosemary’nin etrafında güvenebileceği kimse yok kocası Guy dahil. Aynı zamanda sessiz, sakin, uyumlu ve denileni yapan Rosemary de her şeye boyun eğen ve direnecek gücü olmayan, dinine bağlı bir toplumu yansıtıyor diyebiliriz. Bu teorinin dışında, filmi izledikten sonra yaptığım bir araştırmada filmin vizyona girdiği zamanlarda tüm dünyada var olan bir korkuyla karşılaştım, ‘canavar doğum’. O senelerde doğan bebeklerin binlercesinin ölmesi veya engelli olarak yaşam sürmesi, filmi daha etkileyici yapmış. Belli ki insanlar gerçek hayatla fazlasıyla ilişkilendirmişler filmi. Bu arada bu konuyu araştırmanızı öneririm. Ölümlerin olmasının sebebini o zamanda hamilelik için yan etki göstermeyeceği söylenen bir ağrı kesiciden (Thalidomide) olduğu söyleniyor. Kısa bir not olarak, Türkiye ve ABD ilacın kullanılmasına izin vermeyen ülkeler arasındaymış. Gerçek dünyada hal böyle olunca, film de daha fazla etki vermiş anlayacağınız.

Yine filmde bazı sahnelerde yönetmen Polanski bize mesajlar vermeye çalışmış, özellikle dini açıdan: çokça eleştirilen ve üstünde servet taşıdığı için yerilen Papa, Katolik olarak yetiştirilen, bundan bahsetmek istemeyen ve utanan Rosemary, “God is dead” başlıklı Times kapağı.

Polanski’nin tüm bu ilişkilendirmelerine ve vermek istediği mesajları verme şekline hayran kaldım.

Filmin sonunda elinde bıçakla bebeğinin öldüğünü söyleyen Castevetlerin kapısına dayanan Rosemary bebeğinin ölmediğini ve beşikte yattığını görüyor. Beşiğe doğru ilerleyen Rosemary’nin yüz ifadesinden bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamak zor değil. Bebeğin grotesk formunu gördüğünde verdiği yüz ifadesi ve hareketleri çok kötü bir şeyle karşılaştığını hissettiriyor. Ne olduğunu anlamasına rağmen bebeğin gözlerine ne yaptıklarını soruyor. Roman Castevet gözlerini babasından aldığını söyleyince her şey yerine oturuyor.

İşte filmin en acıklı sahnesi! Rosemary ağlayan bebeğini uyutmaya gidiyor. Onu beşikte sallarken ona hala sevgi dolu bakabildiğini hesaba katarsak “annelik kutsaldır” lafını rahatça ortaya atabiliriz. Korku filmlerinde rahimin bir kara delik olarak nitelendirildiğini söyleyen Barbara Creed oldukça haklı. Genellikle bebekler ve anneler korku unsuru olarak kullanılıyorlar.

Film eski bir film. Bazı kişiler eski filmleri izlemeyi sevmez fakat inanın bana kalitesi gayet iyi. Bunun dışında Polanski’nin izleyiciye vermek istediği mesajlara dikkat ederseniz zevk alarak izleyeceğinizi düşünüyorum. Yani en azından ben izlerken sürekli tarihle ve gerçek dünyayla bir ilişki kurmaya çalıştım. Fakat bu şekilde bakarak izlemezseniz çok verim alabileceğinizi düşünmüyorum. Çünkü zaten kısa bir film değil ve zaman kaybetmenize de gerek olduğunu düşünmüyorum.

Teknik anlamda kusur bulamadığım filmin izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çokça yaptığım araştırmalar sonucunda izleyicinin ikiye bölündüğünü söyleyebilirim. Filmi bir başyapıt olarak görenler ve gereksiz görenler. Ben filmin “sanat için sanat” algısının biraz dışına çıktığını ve sanatı ortaya koyarken çok fazla toplumsal mesaj verdiğini düşünüyorum. Sırf Mia Farrow ve Ruth Gordon’ın oyunculukları için bile izlenebilecek bir film. Aynı zamanda, 1976’da “Look What’s Happened to Rosemary’s Baby” adlı devam filmi niteliğinde bir televizyon filmi de çekilmiş.

Okuduğunuz ve zaman ayırdığınız için teşekkür ederim…

Rosemary’nin Bebeği: Farklı Bir Doğum Hikayesi

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap