Room: Hoşça kal Oda | Goodbye Room

Bu İnceleme Spoiler İçermektedir!

Zamanın birinde uzaklardan geldiğini söyleyen bilge bir gezginle tanıştım. Sohbetin bir kısmında ona hayatında en çok korktuğu şeyi sordum. Hiç düşünmeden bana baktı ve dedi ki: “Hayal gücü olmayan bir çocuk.”

 

Geceleri Ortaya Çıkan Canavar

Brie Larson’ın yıldızlaştığı, 2015 yılında çıkan Lenny Abrahamson’ın en çok ses getiren filmi Room; benim en çok değer verdiğim filmler arasında ön sıralarda yer alıyor. Bunun nedenlerini açıklamadan önce biraz filmden bahsetmek istiyorum. Gelin size filmi biraz tanıtayım.

Öncelikle filmin bir kitap uyarlaması olduğunu belirtmem gerek. Emma Donoghue’nun yazıp uyarladığı Room filmini daha önce de bahsettiğim gibi Abrahamson çekiyor. Küçük yıldızımız Jacob Tremblay, Jack karakterini çok başarılı bir şekilde canlandırırken; Brie Larson performansı ile Oscar’da en iyi kadın oyuncu ödülüne layık görülüyor. Film, en iyi film ve en iyi uyarlama senaryo dallarında aday olurken, Abrahamson da en iyi yönetmenlik kategorisinde aday olma şerefine nail oluyor.

Jack adında bir çocuğun 5 yaşına girmesiyle başlıyor tüm öykü. İlk dakikalarda konunun ne olduğunu anlamakta biraz güçlük çekebilirsiniz ama sakın filmi kapatayım demeyin. Çünkü olağanüstü bir filmle karşı karşıyasınız. Birbirlerine çok sıkı bir şekilde bağlı anne ve oğlu ile ilk dakikaları anlamaya çalışıyoruz. Bir oda; odanın içinde Jack’in her sabah günaydın dediği lamba, bitki, halı, tv, lavabo gibi normal olan eşyalar sanki birer bireymiş gibi lanse ediliyor. Bu şekilde olması da çok doğal çünkü Jack onlara kendi gözünde birer kimlik kazandırmış ve yalnızlığının bir savunma mekanizması haline getirmiş. Annesi Jack’e dünyanın o odadan ibaret olduğunu aşılamış zamanında. Bunu yapmasının sebebi çok büyük travmaların önüne geçmek olduğu gün gibi ortada. Jack’in tozpembe dünyasına kara bir leke olarak giren fare ve aynı dünyanın geceleri ortaya çıkan ve ondan mutlaka saklanılması gereken canavarı, Jack’in ve annesinin kaderinin bir çırpıda değiştirecek iki etmen olarak karşımıza çıkıyor. Yine geceleri ortaya çıkan canavar gelmeden dolabına saklanan Jack, ufak bir gürültü çıkararak kaderinin değiştiği ana imza atıyor. Canavar onu duyuyor ve Jack’i saklandığı yerde buluyor. Bu sırada en eski duygulardan olan annelik içgüdüsü canavarın karşısında gözü dönmüş bir şekilde yavrusunu koruma eyleminde bulunuyor lakin fayda etmiyor. Canavar galip geliyor ve kendi sonunu hazırlayacak düşüncelerle orayı terk ediyor.

Tozpembe Zannedilen Dünya

Zamanın birinde 3 arkadaş mağarada elleri zincirlenmiş ve mağaranın girişi arkalarına doğru gelecek şekilde tutsak edilmiş. Bunlar dünyayı hiç görmeyen ve hayatı boyunca tutsak olarak sadece mağaranın önünden geçenlerin gölgelerini gören insanlarmış. Mağarada, yansıyan gölgelere ve seslere dayanarak onların gerçek olduğuna inanıp onları tanımlar ve kategorize ederlermiş. Günün birinde bir tutsak aniden zincirlerinden kurtularak serbest bırakılmış. Mağaranın dışına çıkmış fakat her şey gözüne çok parlak gelmiş. Gerçeklerin farkına varmaya başlamış ve nesnelerin gölgelerinin sadece bir yansıma olduğu gerçeğini duyunca afallamış, inanamamış. Gözleri ışığa alışmış hatta o kadar alışmış ki güneşe bile doğrudan bakabiliyormuş artık. Sonra arkadaşlarının durumu aklına gelmiş ve onlara üzülmüş. Yanlarına gidip her şeyi anlatmış, dışarıda parlak bir dünyanın var olduğunu ve buradaki gölgelerin sadece birer yansıma olduğunu söylemiş. Ama artık o gölgeleri tam olarak göremiyormuş. Bunu anlayan arkadaşları onun gözlerinin köreldiğini ve ona inanmadıklarını söylemiş. Hatta bu yolculuğun onu aptal ve kör ettiğini dahi savunmuşlar ve orada yaşamaya devam etmişler.

Platon’un adalet, gerçeklik ve güzellik kavramlarını inceleyerek ideal bir toplum hayalini canlandırdığı Devlet adlı eserinin 7. kitabında bahsettiği mağara alegorisinden bahsediyorum. Yani filmin temellerini dayandırdığı ideolojiden. Jack burada bir tutsak konumunda. Tepe pencere ve televizyon onun gördüğü gölgeler. İlk başta tozpembe dünyasına kara bir leke olarak düşündüğü fare ve tepe pencerede olan yeşil olmayan bir yaprak, önce kabullenmese de onun mağarasından dışarıya bakma ve anlama fırsatıdır. Tozpembe zannettiği dünyasına kara bir leke olan fare aslında karanlık bir tüneldeki ışık gibidir ama sadece yansımasını gördüğü için kara bir leke farzeder. Tozpembe dünyasının kara bir lekesi değil, kapkaranlık dünyasının kurtarıcı ışığıdır o fare. O ilk önce inkar eder. Fareyi reddeder. Denizlerin, ağaçların, köpeklerin dünyaya sığamayacağını savunur. Hatta sonra tekrardan 4 yaşında olmak ister yani tekrardan tutsak olmak. Bu alegoriye tıpatıp uyan bu film sosyolojik açıdan bir klasiğin ortasında kendini bulur.

Güneşe Bakanlar

İnsanlar varoluşsal sorunlar ile doğar. Ve insanlar bu sorunları anlayabilecek yaşlara geldiğinde bazı sorular sormaya başlar. Bu eylemi herkes gerçekleştirmez çünkü bazı insanlar hayatlarının amaçlarını sorgulamayacak kadar aptaldır. Aptal olmayan insanlar sorduğu sorular ve hayatı sorgulaması ile varoluşsal bir yolculuğa çıkar. Kimisi o yolculuğun başında pes eder kimisi de sonuna kadar gidip güneşe bile bakabilecek duruma gelir. Bu yolculuğun sonuna kadar giden bir kişi kendi tecrübelerini açıklamaya çalışır ama bu mümkün olmaz. Çünkü insanlar ona inanmaz ve cahilliklerini savunurlar. Hatta güneşe bakan kişiye düşmanlık beslerler. Jack annesinden dinlediklerine inanmayıp bu duruma düşer ama Jack’in 5 yaşında olduğunu unutmamak gerekir. İlk başta annesinin yarattığı o tozpembe gibi görünen mağarasında kalmayı tercih etse de merak duygusu o yaştaki bir çocuğun en baskın duygularından biridir. Merak eder, annesinin bahsettiği denizleri, ağaçları merak eder. Sonra annesinin yaptığı planı uygulamaya başlarlar. Plan işe yarayıp dışarıya çıktıktan sonra film ikinci yarısına geçmeden hemen önce güneşin aydınlattığı o dış dünyaya bakar ve pırıl pırıl bir dünyada, var olan bütün gerçekliği, bütün çıplaklığıyla görür.

Düşünce Kutusundaki Topaç

Film iki ana bölümden oluşur. İlki odada yaşayan anne ve oğlunun yaşantısını anlatır. İkinci bölüm ise bu olayın sonuçlarını gözler önüne serer. Hem mental hem fiziksel anlamda adeta deforme olmuş Joy ile Jack iyileşme sürecine girerler. Bu sırada anneanne ve dede hikayeye dahil olur. “Kızımızı kurtardığın için sağ ol Jack.” diye teşekkür ederken nine, dede ise Jack’in suratına bile bakamaz çünkü onun iğrenç bir canavarın oğlu olduğu gerçeğini düşünür durur. Ama Joy’un medya mensuplarına da söylediği gibi “O sadece benim. Başka kimsenin değil.” düşüncesini kabullenemez Bob. Hikaye burada çok acımasız bir yol izler. Eve röportaj amacıyla gelen medya mensuplarının acımasız sorularıyla karşı karşıya kalan Joy, bu soruları olabildiğince cevaplamaya çalışır fakat o cevapladıkça sorular daha da acımasız hale gelir ve sonunda o düşüncesizce hatta terbiyesizce olan soru dile gelir. Joy’u, bebek doğduktan sonra bir hastaneye bıraktırtması onun iyiliği için daha iyi olduğunu savunan ve suçlayan bir sorudur bu. Ve bu soru Joy’u içten içe yer ve intihar etmesine kadar yol açar. Burada bencilce davranan basın bir kadının ölümüne kadar sorumlu olur. Neyse ki Joy hayata tutunur ve oğlu Jack ile dünyada sayısız biçimde denemediği zevkleri tatmaya başlar. Empatiden uzak basın, hem aileye saygısızlık eder hem de mahremiyeti sürekli taciz eder. Hatta evlerinin içine kadar girip düşünce kutusundaki topacı çevirir. Basın bir kez daha kendisine güvenilmeyeceğini göstermiştir.

Hayallerin Dört Duvarı Aşması

Filmin, neden benim için bu kadar değerli olduğunu açıklamak istiyorum. Bu tarz odadan kaçış hikayelerini çok severim ve her türlü sona karşı çıkmam ve hepsine tamam derim. Ama Room filmin sonunu, filmin ortasına çekip akabindeki psikolojiyi de ele alınca, benim için bir şaheser olmuş durumunda. Film zaten duygu yüklü ve bazı sahnelerde insanın içine oturacak nüanslar var. Mesela Jack’in merdivenleri inememesini görünce hıçkıra hıçkıra ağlamak geldi içimden ya da en son odaya geri döndükten sonra her eşyaya tekrar kimlik kazandırıp onlara hoşça kal demesi. Filmin yürekleri burkan bir hikayeyi konu alması ve incelediğimiz üzere derin bir konuyu temel prensip edinmesi ile çok başarılı bir film olduğu gün gibi ortada. Yönetmenlik tertemiz, oyunculuklar da  mükemmele yakın olunca filmin kalitesi artıyor da artıyor.

Hadi gelin beraber empati yapalım. 17 yaşında bir kadın olduğunuzu düşünün. Köpeğine yardım etmesi için çağıran bir adam sizi bir kulübeye kapatıp her gece tecavüz ederek sizden bir çocuk yapıyor. Ve sadece onun onayladığı şeyleri yiyip içebiliyorsunuz. Oğlunuz bir bebekken mi daha zor yoksa büyüyüp sorular sorarken mi? Ona yalandan bir dünya inşa etmek mi daha zor yoksa kendi hayatınızı unutup tamamen onun için yaşamak mı? Babanızın, oğlunuzu kabul etmemesi mi daha zor yoksa bir yabancının, oğlunuzu sizden ayrılmasının onun için daha iyi olabileceğini söylemesi mi? Bunlardan hangisi daha zor, seçebiliyor musunuz? Ben hiçbirini seçemiyorum. Yaşamayı bırak, hayal bile edemiyorum. Çünkü korkuyorum, hayal gücü olmayan bir çocuktan korkuyorum. Üzülüyorum da aynı zamanda. Çünkü hayalleri dört duvar ötesine geçememiş bir çocuktan daha üzücü ne olabilir ki?

Hoşça kal oda. “Goodbye Room”.

İlginizi Çekebilir: Stay: Ölmek Üzere Olan Gencin Büyük Çaresizliği