Anasayfa İncelemelerFilm İncelemeleri La La Land: Hayallerin Müzikali

La La Land: Hayallerin Müzikali

Yazar: Zeynep Yeni

La La Land: Hayallerin Müzikali

Giriş

Damien Chazelle’in hem yazarlığını hem de yönetmenliğini yaptığı La La Land (2016) uzun süredir sessiz kalınan müzikal türünün önemli bir sükse yaratmasına yardımcı olmuş aynı zamanda da bir çok dalda Oscar ödülü kazanmış bir filmdir. Justin Hurwitz’in filmle bütünleşmiş besteleri, bunun yanında -aynı zamanda Whiplas’in editörlüğünü yapan- Tom Cross’un müzik ve görüntüyü harmanlayarak ortaya koymuş olduğu kurgulama işi filmi şüphesiz ki 2016’ının en iyi filmlerinden biri haline getirmiştir. Filmin, filmler hakkında olması metinler arası ifadelerini filmin içeriği ile bağlantılı olacak şekilde incelediğimizde ortaya birçok detay çıkartır. Bir şekilde bütün Hollywood müzikal klişelerini bünyesinde bulunduran bu filmin yönetmen Chazelle’in ilgi odağının büyük çoğunluğunun müzikaller ya da müzikle bağlantılı olan işler olmasına bağlamak mümkün. Yine çok ses getiren bir önceki işi Whiplash’te de genç bir bateristin yaşadığı zorlukları anlatması bu noktada verilebilecek en önemli örneklerden biridir. Aynı zamanda filmin ele alınış biçimi yönetmenin klasik filmlere olan hayranlığını çok net bir biçimde gözler önüne serer niteliktedir. Bizzat film kendi bünyesi içinde de bu yapıya atıfta bulunan “Bu kadar çok Hollywood klişesini bir arada bir daha ne zaman göreceksin ki?” repliği ile bu durum filmin içerisinde gülünç dönüşümlü bir biçimde ifade edilir. Kullanılan hazır kalıpları irdeleyerek oluşturulmuş, her neadar geçmişteki filmlere atıf yapan bir yapıda olsa da aslında kendi içinde de alışılagelmedik durumları yansıtmayı başarmıştır. Mevsim sekanslarıyla bölümlere ayrılan film, yaz mevsimi ile başlar. Her şeyin yeniden başlayıp şekilleneceğinin habercisi olan yaz, aslında onlar farkında olmasa da karakterlerimizin birbirlerini gördükleri ilk yer olan otoyol sahnesiyle açılır. Hemen ardından sonbaharla devam edecek olan film öncelikle Mia üzerinden hikâyesini anlatmaya başlar.

Mia küçüklüğünden itibaren kurmaya başladığı oyunculuk hayalinin peşinden gitmeyi tercih etmiş, hukuk bölümünü ve yaşadığı şehri bırakıp Los Angeles’a gelmiş bir taraftan oyuncu seçmelerine koşuştururken diğer taraftan da film setindeki bir kafe de çalışmaktadır. Mia, yeteneğini çaresizce kendine kanıtlamaya çalışan bir karakterdir. Sebastian tarafına geçtiğimizde tutkuyla bağlı olduğu geleneksel caz müziğinin etkisiyle yıllardır bir caz kulübü açmanın hayalini kuran bir caz piyanisti buluruz karşımızda. Bu bağlılığı nedeniyle yaptığı işten çok bir gelir elde edemediği hatta çoğu zaman kovulduğu için hayatını idame ettirebilmek için çoğu zaman istemediği işler yapmak durumunda kalır. Her iki karakterin idealleri olması ve amaçları doğrultusunda hareket ederken yaşadıkları kayboluş, yaşanacak kesişimin habercisidir bir yandan.

Filmin içine konumlandırılmış olup, ilk kez birbirleriyle karışılacakları anı da bu şekilde romantik bir beklenti yaratacak şekilde ilerletir.Ancak hissettirilen şey gerçekleşmemiş olup, Sebastian için sonlanan kötü bir akşamın sonunda aslında oldukça etkilenmiş bir biçimde ona doğru gelmekte olan Mia’yı görmez bile. Bu olayın ardından elde edemediğimiz romantik birleşme, seyirci olarak merakı körükler nitelikte olup şu soruyu sormamıza neden olur: Peki şimdi ne olacak? Seyircisini bu şekilde filmde tutmaya devam eden film, ikilinin hikâyesini daha da izlenebilir kılmıştır. Film ilerledikçe, birçok eski müzikal filme öykünülür:

Sweet Charity (1969) üzerinden kızların Mia’yı partiye gitme konusunda ikna etmelerinin arından gerçekleşen caddede dans sahnesi gösterilir.

Singin’in the Rain (1952) üzerinden Mia ve Sebastian’ın ilk yakınlaşmalarını yaşadıkları sokak lambasının altında dans etme sahnesi ve sokağa yerleştirilmiş film setinin yanından geçişleri anlatılmıştır.

Shall We Dance (1937) üzerinden bankta oturarak dans eden çiftin gösterimi yapılmıştır.

West Side Story (1961) Sebastian’ın City of Stars bestesini köprüde söyleyerek köprüde yürümesi.

Moulen Rouge (2001) Birbirlerine olan yüksek sevgileri nedenli değerlendirilebilecek göğe yükseliş ve dansları.

Funny Face (1957) Kadın oyuncunun fotoğraf çekim sahnesi

An American in Paris (1951) Resimlerin önünde dans sahnesi

Le Ballon Rouge (1956) Kırmızı balonlu çocuk sahnesi

Broadway Melody of (1940) Yıldızlar arasında dans eden âşıklar sahnesi.

Bu anlamda palempsest bir yapıya sahip olan bu film kendini geçmişle harmanlayarak yeniden biçimlendirdiğini görürüz. İçeriğin yanı sıra film yapısı bakımından da modern çekim teknikleri, ışık kullanımları, kurgulanma şekli de geçmişteki klasiklere göz kırparken diğer taraftan günümüz etkisinin yansımasını filme kazandıran Chazelle, zamansız bir yapıt ortaya koymuştur. Klasik Hollywood yapısına geçmiş ağırlıklı değinilmiş olsa da klasik Hollywood yapısının aslında günümüzde neye dönüştüğü hakkında da ip uçları filmin içine yerleştirilmiştir. Sebastian’ın  Mia’yı ziyaret ettiği film setleri arasında yürürken söylediği ‘’Her şeye tapıyorlar ve hiçbir şeye değer vermiyorlar.” repliği de bu durumu açıkça ifade eder.

Chazelle Hollywood’un tüketim algısı ve değer yoksunluğuna ağırlık vermiştir. Büyülü dünyanın güzelliğini ve etkileyiciliğini anlatırken bu büyülü dünya da ilerlerken ne gibi düşüşler yaşanabileceğini, umutların ne denli kırılabileceğini dengeli bir biçime anlatır. Bu anlamda gerçekçiliğini koruyan bu film diğer toz pembe anlatıları olan müzikallerden ayrılmış olur. Film yapımında önemli sayılabilecek özelliklerden biri de dengedir.

Belli bir denge üzerine kurulmuş filmler verdikleri mesajlar ve anlattıkları hikâye üzerinde gerçekçi bir etki yaratarak seyircinin daha kolay adapte olmasına yardımcı olur. Çünkü kurmaca dünyaların dışında içerisinde yaşadığımız gerçeklikte denge oyunundan başka bir şey değildir. Hiçbir zaman belli çizgiler üzerinden ilerlemez sürekli yön değiştirerek iyi şeyleri de kötü şeyleri de deneyimletir hayat bizlere.

Müzik sekanslarını filmin içerisinde doğruısımlardan yedirerek fantezi ve gerçeklik arasında bir köprü kuran Chazelle, gerçeklik dışı ifade edilmiş bu dünyayı kendi içerisinde başarılı bir şekilde yedirmiştir. Sonları belli olan, yaşanan zorlukların sonucunda beraber olmaları ya da atlatmayı başaramayıp ayrılan bir çifti yansıtmak yerine her iki gerçekliği de izleyicisiyle buluşturup aslında her iki hissi tatmamıza neden olur. Bu özelliğiyle diğer romantik filmlerden ayrılan La La Land alternatif gerçeklik üzerinden biz seyircisini vurmayı başarmıştır. Böylece film mümkün olan iki sonu da göstererek mutlu son isteyen izleyicisini de tatmin eder. Hollywood sineması yapısındaki klasik anlatı kalıbı da olası iki sona yer verir. Film hem kavuşmayla hem de ayrılıkla biten aynı aşkı hem de müzikli dans gösterilerini birleştirerek aşkı daha büyülü kılmıştır.

Mia ve Sebatian’ın İlişki Dengesi

Romantik anlamda birbirlerine bağlanan iki karakterin yansımalarını birçok mitte, öyküler de ve tabii ki filmlerde görürüz. Birçok nedenle birbirlerine doğru çekilen iki karakterin birbirlerine karşı duydukları sevgi ve bağlılığı körükleyen bir çok neden vardır. Mia ve Sebastian içinse en önemli neden tutkudur. Her ikisinin de kendi amaçları doğrultusunda sahip oldukları tutku yaşadıkları samimiyetsiz, sahte hislerle dolu çevreden sıyırarak gerçek bir şeyler elde etmek için birbirlerine çekmiştir. Bu bağlamda her ikisinin de sürekli rahat veya ait hissetmedikleri yerlerde karşılaşıp birbirlerini bulmaları bu görüşü destekler niteliktedir. Bu durumu Mia şu replikle ifade eder: ”Sürekli birbirimizle karşılaşmamız çok tuhaf.” Bu tuhaf durum bir süre sonra ilişkilerinde yaşanan çatırdamaların da nedeni olacaktır. Her ikisi de tutkuyla bağlandıkları idealleri peşinden ilerlerken gerçeklikle yüzleşmek durumunda kalıp pes etme noktasına gelerek kendilerinden şüphe duyarlar. Sebastian, Mia için bir şeyler yaptığı düşüncesiyle kendi hayallerini bir kenara koyduğunda, Mia ise çok büyük beklentilerle üzerine çalıştığı oyunu konusunda başarısız olduğunda bu şüpheler daha da artmış, iki karakteri birbirlerini suçlama noktasına getirmiştir. Sıradan bir akşam yemeği sahnesinde yaşadıkları yüzleşme ikisinin de ilişkileri sırasında birbirlerini gördükleri konumlarını acımasız bir şekilde gözler önüne serer. Bu yüzleşmelerin sonucunda Mia her şeyi göze alarak geldiği şehri, buradaki yaşamını ve Sebastian’ı terk eder. Sebastian artık gerçek bir şeyler yapma düşüncesiyle girdiği grup işinden Mia’nın gidişiyle ayrıldıktan sonra artık her şeyin bittiği hissine kapılırız. Ancak geri dönülen bir telefon her şeyi değiştirir ve yine birbirlerinin ideallerine duydukları saygının devreye girmesiyle Sebastian, Mia’ya aralarında ne yaşanmış olursa olsun hayatını tamamen değiştireceğini bildiği haberi vermeye gider. Bunun nedeni birbirlerinin tutkularına karşı duydukları saygı ve bir bağlamda anlayışları olarak okunabilir. Çünkü zaten en başında onları birbirlerine yakınlaştıran, aşık olmalarını sağlayan şey de budur. Mia’nın yaşadığı kişisel çatışma konusunda da Sebatian durumu kendinden çok iyi bildiği için Mia’yı ikna etmesi çok zor olmaz ve Mia ikna olarak Sebatian’la birlikte Los Angeles’a geri dönerek seçmelere katılır. Seçmeler sırasında söylediği monolog tarzındaki beste ”Here Is To The Fools Who Dream” bu duruma yapılan doğrudan bir gönderme niteliği taşır. Aslında bu şarkı Sebastian ve Mia’nın durumu için bir özet niteliğindedir. Her ikisinin de hayallerinin peşinden kırık kalple de bir şekilde koşacaklarını, onları gerçekleştirmek için sonuna kadar gideceklerini işaret eder. Seçmeler sonrası aralarında yaşanan ”Seni her zaman seveceğim” ve ”Ben de seni her zaman seveceğim” diyalogu da aralarındaki bağın yalnızca romantik bir formda ve geçici olmadığını, her zaman orada olacağını gösterir niteliktedir.

Ve yıllar sonra Mia Sebastian’ın onu girmesi için ikna ettiği seçmeleri kazanıp Paris’e giderek hayal ettiği başarıyı elde etmiş, hikâyesinin en başında hayranlıkla baktığı aktrislerden birine dönüşmüş ayrıca evlenip bir çocuk sahibi olmuştur. Bunun yanında Sebastian’da hayalini kurduğu barı istediği yerde açmayı başarmış, kendi amaçları doğrultusunda başarıyla ulaşmıştır. Tüm bu yaşananların sonunda ise yine bir kesişim yaşanarak Mia, Sebastian’ın barına gelir. Ancak bu sefer her şey değişmiştir.

Sebastian Mia’yı fark ettiğinde ikisine ait olan tema müziğini çalar ve bu şekilde o ilk karşılaştıkları restorana geri dönmemizi sağlar. Mia yine etkilenmiş bir biçime restoranın ortasında dururken Sebastian bu sefer Mia’yı görmezden gelmek yerine onu kendine doğru çekerek öper. Yeni bir gerçekliğe geçiş yaptığımızın en önemli göstergesi olarak artık müzik hızlanmış, öncesinde yaşanan şeyler olduklarından daha farklı bir biçimde müzikal sekanslarıyla anlatılmaya başlanmıştır. Bu gerçeklikte her ikisi de başarılarını değil birbirlerini kazanmışlardır. Birlikte bir çocukları olduğunu ve mutlu bir hayat sürdüklerini görürüz. Alternatif dünyadaki Mia ve Sebastian da en sonunda yine bir caz kulübe döndüklerinde sekans sonra erer.

Başladığımız noktaya geri dönmüş, yaşananların kısa bir fantezi olduğunu fark edişimizin burukluğuyla gerçeklikle yüzleştirir bizi Damien Chazelle. Son bir bakışmayla birlikte Mia ve Sebastian’ın hikâyelerinin sonunda da birbirlerine duydukları sevgiyi görür, bunun ötesinde birbirleri için hayallerini gerçekleştirebilmiş olmanın mutluluğu kaldığını görürüz yüzlerinde.

Sonuç

Hayallerini kovalayan insanlara değinirken iki aşığın yolculuğuna da yer veren bu film bizlere defalarca devam etmemiz gerektiğini, eğer bir hayalimiz varsa bunun peşini kolay kolay bırakmadan uğruna mücadele etmemiz gerektiğini gösterir konumdadır. Bu mücadelenin karakter üzerinden de vurgulanır nitelikte olmasının yanında yönetmen Chazelle’in kendi hayatından da bir örneklendirme yapmış olmuştur. Yaratmış olduğu Mia karakteri gibi o da okumuş olduğu hukuk bölümünü bırakarak sinemaya olan aşkı yüzünden Los Angeles’a gelmiş ve bu işe başlamıştır. Bu anlamda kendi geçtiği yolların izlerini de karakterlerine yedirerek film üzerinden ifade etmiş, belki de bizzat yaşadığı sıkıntılar üzerinden örneklerle sahnelerini biçimlendirmiştir. Hayallerin ve hayal kuranların şehrinde anlatılmış bu hikâye her anlamda yönetmenin kendisinin de olduğu gibi hayalperestlere hitap eder konumdadır. Aynı şekilde görsel kodları filmin içerisine başarıyla yerleştirerek bu hitabını sinematik anlatı yapısıyla verir. Yerleştirilen görseller ve besteler filmin hikâyesine hizmet eder nitelikte olup filmi bu anlamda başarıya ulaştıran en önemli etmenler olmuşlardır.

 

La La Land: Hayallerin Müzikali

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap