Ana sayfa » Dune: Efsanenin Doğuşu (Filmekimi Özel)

Dune: Efsanenin Doğuşu (Filmekimi Özel)

Yazar: Sadık Dişli

Dune: Efsanenin Doğuşu (Filmekimi Özel)

Yıllardır beklenen ve adeta yılan hikâyesine dönen, bilim-kurgu türünün efsaneleşmiş yapı taşı olan ve aynı isimli kitaptan uyarlanan Dune’un yönetmenlik koltuğunda, kariyerinin sınavını veren Denis Villeneuve oturuyor. Filmin oyuncu kadrosu Timothee Chalamet (Paul Atredies), Zendaya (Chani), Oscar Isaac (Duke Leto Atredies), Rebecca Ferguson (Lady Jessica), Stellan Skarsgard (Baron Harkonnen), Jason Momoa (Duncan Idaho), Josh Brolin (Gurney Halleck), Javier Bardem (Stilgar) ve Sharon Duncan-Brewster (Dr. Liet-Kynes)’dan oluşuyor.

Frank Herbert’ın bilim-kurgu klasiklerine kazandığı Dune serisi, 1965 yılında yayınlanan ilk kitabıyla meşhur olmuş ve en iyi roman dalında Hugo ödülü gibi prestijli ödülleri kazanmıştı. Ancak Dune, beyazperdede günümüze dek acılı süreçlerden geçti. Usta yönetmen Alejandro Jodorowsky’nin bünyesinde Salvador Dali ve Pink Floyd gibi isimlerden oluşan Dune projesi maalesef hayata geçirilememişti. Filmin yapılamama sürecini konu alan ‘’Jodorowsky’s Dune’’ belgesel filmini izlemekte fayda var.  Bu projeden sonra ise 1984 yapımı, David Lynch’in yönetmenlik koltuğuna oturduğu ama kurgusuna bile bakamadığı büyük bir başarısızlık örneği olan Dune uyarlaması izleyicilerle buluşmuştu. Günümüzde ise Villeneuve’ün yeni bir Dune projesine olan hevesli biz bilim-kurgu severleri yıllardır heyecanlandıran bir durumdu. Sonunda istediğimize de kavuşmuş olduk.

İncelememize geçmeden öyle söyleyebileceklerimizden biri; Denis Villeneuve’ün Dune romanını bölerek iki film halinde yönetmek istemesinin ne kadar doğru bir karar olduğu. 700 sayfadan fazla bir roman olan Dune, içinde barındırdığı sayısız detay ile derinlikli olay örgüsü ile kesinlikle iki buçuk ya da üç saate anlatılabilmeye sığacak bir eser değildi. Bunun da en büyük örneği Lynch’in yönettiği, iki buçuk saat bile olmayan süresi ile ilk kitabı kapsamaya çalışan Dune uyarlamasıydı. İzlemiş olduğumuz bu film ise zaten introsunda sunduğu ‘’Dune: Part I’’ yazısı ile hikâyesine başlıyor ve kitabın ilk kısmını anlatarak kendisine daha ferah bir alan sunmayı başarabiliyor ve hikâyesini daha derinlikli işleyebiliyor. Villeneuve bu filmde hem esere sadık kalmış, hem birçok detayı izleyicinin kafasını karıştırmadan filme aktarabilmiş, hem kurduğu ve yansıttığı dünya ile izleyicileri büyüleyebilmiş hem de kendisinden birçok şeyi de filmine katmayı başarabilmiş. Yönetmen bize öyle bir eser sunmuş ki; neredeyse uyarlandığı eser olan Dune romanından aşağı kalır yönü olmayan bir film göstermiş bizlere. Genellikle bu cümleyi duymaya gerçekten de alışkın değiliz ama filmin kitaba yönelik eksikleri olsa bile diğer uyarlamalara nazaran romanından daha iyi olduğu birçok insan tarafından söyleniyordu. Ben de bu insanlardan biri olduğum için bir şaşkınlık içerisindeyim, çünkü karşımızda adeta haddinden fazla iyi bir yapım var.

Yazımızın bu kısmından sonrası filme dair bazı spoilerlar içerecek, bizden söylemesi. Film, bir yapımın kaldırabileceğinden daha fazla karakteri de içerse Villeneuve usta dokunuşunu burada gerçekleştirmiş ve herkese adil bir ekran süresi vermeyi başarabilmiş. Bunu yaparken de karakterlerin altını doldurmayı ihmal etmemiş. Bunlara ek olarak da kitabın eksik hissettiren kısımlarını kendi eklediği materyaller ile doldurmayı başarabilmiş. Filmimizin açılışını Chani yapıyor; kitapta yeterince değinilmeyen ve diğer karakterlere nazaran karakter derinliği fazla bulunmayan Chani, bu filmde kendisini izleyici ile daha fazla buluşturabilmiş. Paul’ün geleceğe dair gördüğü görüntüler bolca Chani’yi içermiş ve bu da karakterin hikâyenin akışını merak ettirecek bir etmene dönüşebilmesine olanak sağlamış. Villeneuve, karakterlerin derinliğini arttırmaya çalışırken maalesef akışı daha kolay hale getirecek bazı kısımlara ve detaylara değinememiş. İmparator Shaddam’ın, Atredies’lerin kendi ordusu olan Sarduakar’lardan daha güçlü bir ordu kurması sebebiyle onlardan korkması ve bunun için Atredies hanedanını Arakkis’e yollaması filmde sadece bir diyalog ile geçiştirilmiş. Oysaki Duncan ve Gurney’nin ‘’ses’’i kullanabilen o orduyu inşa etmesi filmde görebilseydik dedirten detaylardan biri olmuş.

Baron Vladimir Harkonnen’ın kitabın ikinci bölümünde yanında mentatı Peter ve yeğeni Feyd-Rautha ile birlikte Atredies’lere kurdukları komplo planını anlatan kısım filmde mevcut değil. Herbert, bu karmaşık planı okurlarına o kadar güzel özetlemişti ki, bu hanedanın hem Arakkis’e ölüme doğru gittiklerini, hem şüphelenilen kişinin herkesin gözünde Rebecca oluşunu hem de asıl ihanet eden kişinin Dr. Yueh olduğunu burada öğrenmiştik. Bu sahnenin olmamasını bir kenara koyalım, filmde Feyd-Rautha karakteri bile bulunmuyor. Film, hikâyesini Paul’ün Jamis ile olan düellosunu göstererek bitirmeyi tercih etmiş. Üstelik bu kısım da kitaba nazaran üstünkörü geçilmiş, açıkçası birçok kişiye sorulsa filmi başka bir yerde bitirmeyi aklından geçirebilirdi ama Villeneuve burada izleyiciyi beklemediği bir yerden yakalamış; hikâye tam da olması gerektiği gibi izleyiciyi merak ettirecek bir açık kapı bırakarak sona eriyor. Film, kitabı okumamış olan izleyicilere her ne kadar Villeneuve elinden geleni yapmaya çalıştıysa da bazı zorlu anlar yaşatabilecek bir yapım olmuş. Bunlara rağmen, eksik hissettiren kısımlar gözle görülebilecek bir seviyede olduğu için, filmin ikinci kısmının yapbozun parçalarını birleştirme edasıyla bu noktaların altını dolduracağını anlayabiliyoruz. Gördüğümüz şey, bir elmanın yarısı. Dune romanının özellikle ikinci kısmının ön plana çıktığını düşünecek olursak, Villeneuve’ün ikinci filmde nasıl şeyler başarabileceği gerçekten insanı heyecanlandırıyor. Sadece bu film bile önümüzdeki yıllarda bilim-kurgu klasiklerinin arasında yer almaya uygun bir yapım çünkü.

Filmden önce bu kadar fazla oyuncunu, performansları ile izleyiciyi boğacağı yönünde bir şüpheye sahiptim ama bu konuda da yanılmış olduğumu filmin bitişinin ardından görmüş oldum. Timothee Chalamet, her ne kadar benim hayal ettiğim Paul Atredies olmasa da karakterini hakkıyla canlandırmayı başarabilmiş. Rebecca Ferguson; Bene Gesserit eğitimi almış soğukkanlı bir insan ile duygusal bir anne olan Jessica’yı muhteşem canlandırmış. Stellan Skarsgard her ne kadar fazla ekran süresi bulamasa da izleyicinin çekineceği bir Baron Harkonnen’ı oynayabilmiş. Oscar Isaac, merhametli ve zeki bir lider olan Duke Leto’yu kitaptaki betimlemeleri aratmayacak kadar gerçekçi bir şekilde canlandırmış. Ve en merakla beklenen karakter; kitapta beyaz bir erkek olan ama filmde siyahi bir kadın tarafından canlandırılan Dr. Liet-Kynes, Sharon Duncan-Brewster tarafından bu durum hiç hissettirilmeyecek bir biçimde karakterini yansıtmayı başarabilmiş. Denis Villeneuve, bu görsel şölene oyuncularından tam performans alarak izleyicinin unutması zor bir esere dönüştürmeyi başarabilmiş.

Denis Villeneuve, hikâyesini oldukça sade biçimde anlatırken; filmin sinematografisi izleyiciye bir görsel haz yaşatıyor. Evet, filmin görüntü yönetmeni Greig Fraser’a ayrı bir parantez açmak gerekiyor çünkü kendisi bile öyle ihtişamlı ve öyle duvara asılacak tablo görüntüleri sunuyor ki filmi tekrar tekrar izlemek ve sürekli durdurup ekran görüntüleri almak istiyorsunuz. Açıkçası filmden önce, Villeneuve’ün Blade Runner 2049’da olduğu gibi yeniden büyük-usta Sir Roger Deakins ile ortaklık kurmasını ummuştuk ama Fraiser görüntü yönetmenliğinde artık ustalaşma seviyesine doğru yol aldığını bize tekrardan Dune ile hatırlatmış oldu. Kendisinin görüntü yönetmenliğini yaptığı bir diğer film olan The Batman’e dair umutlarımız tekrardan artmış oldu.

Filmin müziklerini besteleyecek olan ismin Hans Zimmer olduğunun duyurulması filmi bekleyenlerin heyecanının erişilemez bir seviyeye çıkmasına olanak sağlamıştı. Ama bazı izleyiciler de, Zimmer’ın kariyerinde formsuz olduğu bir döneme girdiğini ve onun müzikleri besteleyecek olmasının yanlış bir tercih olduğunu öne sürmüştü. Dune’un soundtrack’i yayınlandığında ise Zimmer oldukça iyi geri dönüşler aldı izleyiciler tarafından ama onun kariyerinde başardıklarına baktığımız zaman şunu söylemek doğru olacak ki; Dune’un soundtrack’i gerçekten de çok zayıf kalmış. Filmi izledikten sonra Spotify’a girip açmak istediğim ya da aklımda kalan ve onu arayacağım bir beste olmadı hiç. Üstelik Dune gibi bir eser de tam olarak böyle bir kıstas aradı film boyunca. Zimmer ise yalnızca sahnelerin altını dolduran bestelerle karşımıza çıkmış. Kötü olduğunu söylemek güç ama soundtrack potansiyelinin ve beklentilerin çok altında kalmış.

Toparlamak gerekirse, Dune sonsuz beklentilere rağmen Villeneuve’ün altından kalkmayı başarabildiği, unutulmaz klasikler arasına girebilecek, yoğun bilgi içeren ama izleyiciye narin gelen muhteşem kurgusuyla sinemayı neden sevdiğinizi hatırlatabilecek kadar iyi bir film olmuş. Bu görsel şöleni eğer şehrinizde IMAX var ise bu büyük salonlarda izlemenizi öneriyorum. Çünkü Dune gibi bazı filmler, izleyiciye gösterdiği muhteşem görselliği ile bizler ile bağ kurabiliyor ve bir filmden ziyade bir deneyime dönüşebiliyor. Eğer böyle bir deneyim yaşamak istiyorsanız filmi boş vaktinizde değil, işi gücü bırakma seviyesine gelip büyük bir salonda izlemeniz; çünkü karşımızda nadir olarak gördüğümüz kültleşmeye aday yapımlardan biri var. Bu filmde gördüklerimizin ardından da ikinci filmde şahit olabileceklerimiz adeta heyecandan yerimde duramayacak bir merak seviyesine gelmeme neden oluyor.

Dune: Efsanenin Doğuşu (Filmekimi Özel)

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap