Anasayfa İncelemelerFilm İncelemeleri Black Swan: İçimizdeki Karanlık Taraf

Black Swan: İçimizdeki Karanlık Taraf

Yazar: Gizem Özer

Black Swan: İçimizdeki Karanlık Taraf

Darren Aronofsky’den yine kafaları alt üst edecek psikolojik bir film; kendini çalışmaya adamış ama henüz kendini keşfedememiş bir balerinin hikâyesi. Ana karakterimiz balerin Nina, hep en iyisi olmak için çalışıyor, hatta gerektiğinden de fazla takıntı haline gelecek kadar sıkı çalışıyor. Film Nina’nın rüyası ile başlıyor. Nina, partneri ile dans ediyor daha sonra partneri simsiyah korkunç bir yaratığa dönüşüyor ve Nina onun kollarında dans etmeye devam ediyor. Aslında Aronofsky filmin daha başında ipucunu veriyor.

Kuğu Gölü Balesini tekrar sahneye taşıyacaklar ve Nina baş dansçı. Hem siyah kuğu hem de beyaz kuğu olması gerekiyor. Ancak provalarda siyah kuğu için yeterli performansı gösteremiyor. Çünkü Nina dişiliği ön planda olmayan hep planlı yaşayan daha mütevazi ve çocuksu bir kız. Yani siyah kuğunun tam aksi. Hüsranla provalardan çıkışından sonra bir ara sokakta kendi yansımasına rastlıyor. Ve tabii ki bu yanından geçip giden yansıma daha olgun, rahat tavırlı, daha dişi hali. Yani Nina’nın olamadığı hali. Aslında filmde Nina’nın sık sık gördüğü bu sanrılar Nina’nın bastırılmış bir tarafı olduğunu söylüyor. Bu bastırılma da en çok annesi tarafından uygulanıyor.

Darren Aronofsky’nin karakter yaratmadaki başarısını önceki filmlerinden biliyoruz. Mother ve Requim for a Dream gibi filmleri güzel örnekleridir. Aronofsky çeşitli karakterler yaratıyor ve böylece izlediğimiz filmdeki karakterleri tekdüzelikten çıkarıyor. Bu filmde de Nina’nın annesi karşımıza otoriter ve fazla müdahaleci biri olarak çıkıyor. Kendisinin eski bir balerin olduğunu yaşından dolayı bunu yapamadığını film içindeki konuşmalarından anlıyoruz. Bu yüzden bir taraftan Nina’ya iyi olması için baskı yaparken bir taraftan da onu kıskanıyor. Ve film boyunca Nina’nın annesi Erica’yı hep siyah kıyafetlerle görüyoruz ki bu Nina’nın tam aksi. Birbirlerine ne kadar zıt karakterler olduklarının da metaforik anlatımı diyebiliriz. Yine bir parantez açıp Aronofsky’nin duyguları ve karakter yapılarını böyle materyaller ile anlatması konusundaki başarısının hakkını da teslim edelim. Annesinin Nina’ya sürekli bir çocuk gibi davranmasının ve fazla müdahaleci tavırlarının onu bu hale getirdiğini anlıyoruz. Ama rolü istemek için bale yönetmeninin odasına gitmesi ve akabinde onu dudağından ısırması rolü almasını sağlıyor. Çünkü gösterinin yönetmeni Thomas, Nina’nın içindeki siyah kuğuyu görüyor. Burada Nina karakterinin bir çeşit kişilik bölünmesi yaşadığını söylemek yanlış olmasa gerek. Çünkü Nina’nın sırtında sürekli yaralar var ve kendini parçalıyor. Hatta annesi bu yüzden tırnaklarını kesiyor. Ancak Nina’nın filmde bunu yaptığını hiç görmüyoruz bu da bize içindeki karanlık tarafın yaptığını anlatıyor. Kendisi de yaralar karşısında şaşırıyor ve filmin ilerleyen sahnelerinde yine bir yansımasının bunu yaptığını görüyoruz. Ve burada emin oluyoruz ki ikinci bir Nina var.

Aronofsky insanları germeyi gerçekten iyi biliyor. Filmin geneline hâkim diyebileceğimiz yakın planlar bizi gerilime hapsediyor ve genel planlara geçince kısa süreli bir oh çekiyoruz. Tabii burada amaç izleyiciyi germek olduğu için bu yönetmenin başarısı oluyor. Nina’nın parmağını kestiği, sanrılar gördüğü sahneler de yine izleyiciyi koltuğunda epey rahatsız ediyor. Bu gerilim yaratma stilini Mother filminden hatırlarız. Başrol oyuncusunu yakın plan haricinde hiç görmemiştik neredeyse.

Aronofsky filmleri ne kadar birbirinden farklı da olsa bazı şeyler var ki filmlerinde mutlaka oluyor. Evet bu bir Aronofsky filmi dedirtiyor. Gerilim yaratma sitili, psikolojik unsurlar, yakın planlar ve aktüel kamera kullanımına yönetmenin filmlerinde mutlaka rastlanıyor.

Filme döndüğümüzde ilerleyen sahnelerde Nina’nın, Thomas’ın ona hep örnek gösterdiği diğer balerin Lily ile birlikte olduğunu ve bastırılmış cinselliğinin ve karakterinin ortaya çıktığını görüyoruz. Bu sahnelerde annesine de bağırıyor ve artık sınırlarını çiziyor. Lily karakteri ise Nina’nın tam tersi bir karakter aslında, siyah kuğuyu temsil ediyor ve bunun ipucunu da sırtındaki siyah kanat dövmesinden anlıyoruz. Nina’nın bastırılmış yanına oldukça hitap ediyor. Daha sonra bu yaşananların da gerçek olmadığını ve hepsinin Nina’nın sanrıları olduğunu öğreniyoruz. Ve bu noktada Nina’nın şizofren bir karakter olduğuna kanaat getirmek epey mümkün. Thomas’ın söylediği gibi Lily siyah kuğu Nina ise beyaz kuğu ama Nina’nın bu gösteri de iki de olması gerekiyor. Bu noktada Nina’nın içindeki karanlık taraf kendini ortaya çıkarıyor.

Nina ölçü verirken aynadaki yansıması sırtını kaşıyor. Epey ürkütücü bir sahne olmasıyla beraber Nina’nın ikinci kişiliğinin varlığını doğrulayan bir sahne. Artık Nina’ya kişilik bölünmesi yaşayan şizofren bir karakter diyebiliriz.

Final gösterisine çıktıklarında Nina beyaz kuğuda başarısız olur ve kulise döndüğünde Lily’nin siyah kuğu için hazırlandığını görünce sinirlenir ve onu öldürür. Bu boğuşma sahnelerinde ise yine Nina kendini Lily’nin yerinde görür. Aslında öldürdüğü kendi içindeki beyaz kuğudur. Daha sonra Lily’nin cesedini saklar ve hazırlanır. Burada Nina’nın ikinci kişiliği yani siyah kuğu ortaya çıkar. Sahneye çıkar ve siyah kuğuyu canlandırır beyaz kuğunun aksine oldukça başarılı olur. Gösterinin üçüncü ve son bölümü beyaz kuğu olduğu sahneye sıra gelir. Nina tekrar beyaz kuğu olur ve o sırada Lily tebrik için gelir ve anlarız ki bu da bir sanrıymış. Nina aslında kendini bıçaklamış. Kendini bıçaklaması beyaz kuğu olduğunda olur, siyah kuğu olup sahneye çıktığında yarası yoktur ve gayet iyidir. Nina’nı içindeki siyah taraf beyaz tarafı yok etmiştir. Yani aslında Nina’nın film başından beri gördüğü sanrılar, her yüzde kendini görmesi bunların hepsi kendi ile olan mücadelesini anlatıyordu. Ve filmin sonunda da beyaz kuğu olup hep olmak istediği zirveye ulaştıktan sonra ölür.

Nina karakteri çok iyi yazılmış bir karakter. Ancak iyi bir oyunculuk olmasaydı bu seyirciye asla geçmezdi. Burada Natalie Portman’ın hakkını teslim edip çok iyi bir oyunculuk sergilediğini söylemek gerek. Hem iyi hem kötü hem de şizofren gibi birbirinden farklı karakterleri canlandırmak gerçekten iyi bir oyunculuk ister. Bütün bunları aynı filmde yapmak ise çok iyi bir oyunculuk ister. Böyle bir durumda Natalie Portman bu filmi ile oyunculuktaki rüştünü ispatlamış oluyor ve bu film ile aldığı en iyi kadın oyuncu ödülünü de hak ettiğini gösteriyor.  Tabii bir bütün olarak diğer oyuncular da rolünün hakkını veriyor. Keza Vincent Cassel yine oyunculuğunu konuşturuyor. Bir oyuncu değil de gerçekten o balenin yönetmeni olduğuna sizi ikna edebilir.  Tabii bir oyuncuyu oynatanın yönetmen olduğunu da unutmuyor ve Aronofsky’nin bu filmdeki oyuncu yönetimini de çok iyi başardığını söylüyoruz.

Film ile ilgili yapılabilecek tek olumsuz eleştiri Nina’nın annesinin, kızının durumunu bunca zaman fark etmeyişi olabilir. Ya da fark edip tedavi ettirmediyse izleyiciye bunun verilmemesi. Nina ciddi anlamda paranoid şizofreni belirtileri gösteriyor, kişilik bölünmesi yaşıyor. Ve kızına çocuk gibi davranan onu bu kadar takip eden annesi nasıl bu durumu fark edemiyor?
Tabii bu koca filmde bir tek buna takılıp film hatalı ve kötü diyemeyiz. Sonuç olarak Aronofsky yine yönetmenliğini konuşturuyor ve tam bir Darren Aronofsky dilinde çok iyi oyunculukların ve güzel bir hikâyenin olduğu psikolojik gerilim türündeki filmini bizlere sunuyor. Karanlık ve aydınlık iki tarafı içinde barındıran hasta ve başarılı güzel bir balerinin hikâyesini kafaları alt üst edecek şekilde ekrana yansıtması siyah ve beyazın çatışmasını bu kadar iyi bir şekilde ve metaforlarla anlatması takdirleri topluyor.

Black Swan: İçimizdeki Karanlık Taraf

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Yap